Oksijen Nelere Kâdir Biliyor musunuz? – Küçük Gençlere

Sınıf sakindi.
Lakin bu, sıkıcı bir sessizlik değildi.

Hatice öğretmen bugün sizlerle pek çok büyüğün bile bilmediği uzun lakin muazzam bir konuyu öğreneceğiz dedi ve sonra tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:

OKSİJEN

Altına da iki soru ekledi:

”Oksijen Nelere Kâdir Biliyor musunuz?”

ve

“Oksijen her yerdeyse, neden vücutta taşınmak zorunda?”

Tibet kaşlarını çattı. “Öğretmenim,” dedi, “oksijen havada var, biz nefes alıyoruz. O zaman neden kan onu taşıyor?”

Ela K, heyacanla; Kâdir mi? Oksijen mi?

Hatice öğretmen gülümsedi.
Bu, cevapları hemen vermeyeceği anlamına geliyordu.

“Bu,” dedi, “tek cümleyle cevaplanabilecek bir soru değil.”

Asya söze girdi: “Ben şunu merak ediyorum,” dedi, “oksijen hücrelere gitmezse ne oluyor? Hücreler oksijeni neden bu kadar önemsiyor?”

Eylül ekledi: “Bir de öğretmenim, oksijen gaz. Gaz olan bir şey sıvı olan kanda nasıl taşınıyor?”

Hatice öğretmen masasının kenarına yaslandı.

“Sanırım,” dedi, “bu sorular için sınıfa bir misafir çağırmamız gerekecek.”

Çocukların gözleri aynı anda parladı.

Sihirli Profesöööööör.

Hatice öğretmen masasının çekmecesinden küçük, bakır renkli bir zil çıkardı.
Zili bir kez çaldı.

Sınıfın ışıkları titreşti.
Tahtadaki “OKSİJEN” kelimesi yavaşça hareket etmeye başladı.
Harfler sanki nefes alıyormuş gibi genişleyip daralıyordu.

Bir rüzgâr esti.
Ama pencere kapalıydı.

Sihirli Profesör sınıfın ortasında belirdi.

“Güzel bir soru,” dedi. “Çünkü oksijen, var olduğu hâlde ulaşamayan bir maddedir.”

Çocuklar bu cümlede durdu.

“Nasıl yani?” diye sordu Zehra.

Profesör elini kaldırdı.
Sınıf bir anda karardı.

Sonra etraflarında dev bir alan belirdi.

Burası bir akciğer alveolüydü.

Duvarlar incecikti. Bir tarafında hava, diğer tarafında kan vardı.

“Şu an,” dedi Profesör, “nefes aldığınızda oksijenin ilk durağındasınız.”

Ali dikkatle etrafına baktı.

“Oksijen burada serbest duruyor,” dedi. “Ama kanın içinde çok az oksijen görüyorum.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen suda çok az çözünür.”

Bir grafik belirdi.

Saf su → çok az oksijen
Kan plazması → biraz daha fazla
Ama yine de yetersiz

“Eğer oksijen sadece sıvının içinde çözünerek taşınsaydı,” dedi Profesör, “koşamazdınız, zıplayamazdınız, hatta merdiven çıkarken yorulurdunuz.”

Kıvanç hemen atladı:

“Yani vücut, daha güçlü bir taşıma sistemi geliştirmiş.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu sistemin adı hemoglobin.”

Bir anda etraflarında dev, kırmızı renkli yapılar belirdi.

Yuvarlak, esnek, içi dolu.

Alyuvarlar.

Mercan nefesini tuttu. “Bunlar,” dedi, “kan hücreleri.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve her birinin içinde yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü var.”

Çocuklar bu sayıyı düşünmeye çalıştı.

“Şimdi,” dedi Profesör, “hemoglobine yakından bakalım.”

Bir alyuvarın içine girdiler.

İçerisi boş değildi. Kırmızı, karmaşık ama düzenli yapılardan oluşuyordu.

Profesör bir tanesini işaret etti. “Bu,” dedi, “bir hemoglobin molekülü.”

Görüntü büyüdü.

Dört parçalı bir yapı belirdi.

“Dört alt birim,” dedi Profesör. “Her birinin içinde bir ‘hem’ grubu var.”

Defne Yaz dikkatle baktı. “Ortalarında demir var,” dedi.

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu demir Fe²⁺ hâlinde.”

Ela K hemen sordu: “Fe in yanındaki rakam ( ³⁺ ) yada başka bir rakam olsaydı ne olurdu?”

Profesör durdu. “İşte,” dedi, “bu yolculuğun temel sorularından biri.” Öncelikle bilmelisiniz ki vücudunuzda Fe ya ( ²⁺ ) yada ( ³⁺ ) olarak bulunur. Şimdi çok ayrıntıya girmeyeceğim eğer derslerinizi düzenli çalışırsanız ileriki sınıflarda bu konuları çok iyi öğreneceksiniz.

Sonra elini hafifçe salladı.

Bir hemoglobin molekülü ikiye ayrıldı. Birinde Fe²⁺ vardı, diğerinde Fe³⁺.

Oksijen molekülleri etrafta dolaşıyordu.

Fe²⁺ olanın yanına geldiklerinde durdular. Bağlandılar.

Fe³⁺ olanın yanına geldiklerinde ise yaklaşıp uzaklaştılar.

“Fe³⁺,” dedi Profesör, “oksijeni geri dönüşümlü bağlayamaz. Oksijen taşımak için demirin Fe²⁺ hâlinde olması zorunludur.”

Çınar düşünceli bir sesle konuştu: “Yani hemoglobin sadece bir protein değil. İçindeki demirin değerliği yani ( ²⁺ ) yada ( ³⁺ ) olması, görevin gerçekleşip gerçekleşmemesini belirliyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden vücut, hemoglobini sürekli korur. Demirin oksitlenmesine izin vermez.”

Nilda sordu: “Peki oksijen hemoglobine çok sıkı bağlanırsa, hücreye nasıl bırakılıyor?”

Profesör gülümsedi. “İşte şimdi,” dedi, “asıl dengeyi göreceğiz.”

Etrafları yavaşça değişti.

Akciğerden uzaklaştılar. Dar damarlar, kıvrımlar… Bir kas dokusuna geldiler.

Hava yoktu. Lakin hücreler hareketliydi.

“Burada,” dedi Profesör, “oksijen tüketiliyor.”

Bir oksijen molekülü hemoglobinden ayrıldı.
Kas hücresine girdi.

Mehmet Atlas hemen sordu: “Niye burada bıraktı da akciğerde bırakmadı?”

Profesör başını salladı. “Çünkü ortam değişti,” dedi. “Oksijen basıncı düştü, karbondioksit arttı, pH azaldı, sıcaklık yükseldi.”

Bir grafik belirdi. “Buna,” dedi, “Bohr etkisi denir.”

Ege gözlerini grafiklerden ayırmadan konuştu: “Yani hemoglobin, çevre koşullarını algılayıp karar veriyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Pasif bir taşıyıcı değil; akıllı bir moleküldür.”

Sınıfta olsalardı, bu cümle yazılırdı.

Ama şimdi çocuklar bunu görerek öğreniyordu.

Yaman sessizce konuştu: “Oksijen taşımak, sadece yük almak değil; doğru yerde bırakmak meselesi.”

Profesör ona baktı. “Bu,” dedi, “bilimsel bir cümledir.”

Işık yavaşça soldu.

“Burada,” dedi Profesör, “oksijenin neden taşınmak zorunda olduğunu ve hemoglobinin bu işi nasıl yaptığını gördünüz.”

Asasını kaldırdı.

“Şimdiki yolculuğumuzda,” dedi, “hemoglobinin neden bazen oksijeni bırakamadığını ve bunun hastalıklara nasıl yol açtığını inceleyeceğiz.”

Çocuklar nefeslerini tuttu.

Işık kayboldu.

Sınıfa geri döndüler.

Artık “oksijen” kelimesi, onlar için sadece bir gaz değildi.

Sınıfa geri dönmüşlerdi. Çocukların bakışları, hâlâ kanın içindeydi.

Hatice öğretmen konuşmadan önce sınıfı süzdü.
Herkes sessizdi; bu, düşünmenin sessizliğiydi.

“Şimdi,” dedi, “size bir soru soracağım. Ama cevabını hemen istemiyorum.”

Tahtaya tek bir cümle yazdı:

“Hemoglobin her zaman doğru yerde oksijeni bırakır mı?”

Kıvanç kaşlarını kaldırdı. “Bırakması gerekmiyor mu?” dedi. “Yoksa hücreler oksijensiz kalır.”

Hatice öğretmen başını salladı.

“Bazen,” dedi, “oksijeni bırakmakta zorlanır. Bazen de olması gerekenden erken bırakır.”

Bu cümle sınıfta bir dalga yarattı.

Zehra hemen sordu: “Yanılıyor mu yani?”

Hatice öğretmen gülümsedi.

“Bu sorunun cevabı için,” dedi, “yeniden bir yolculuğa çıkmamız gerekecek.”

Zil çaldı. Teneffüse çıktılar ve zil çalmadan tüm sınıf geri dönüp sıralarına oturmuş sihirli profesörü bekliyorlardı.

Sihirli Profesör, bu kez daha hızlı belirdi. Ve hemen söze başladı,

“Yanılmak,” dedi, “bilinçli bir varlık için hata demektir.
Lakin moleküller için bu, ortama uyum sağlama meselesidir.”

Elini kaldırdı.

Sınıfın duvarlarının içinden süzüldüklerini hissettikleri gibi bir anda kendilerini çok yüksekte buldular.

Bulutların üzerindeydiler. Hava serin, ince ve sessizdi.

“Burası,” dedi Profesör, “yüksek irtifa. Deniz seviyesinden binlerce metre yukarıdasınız.”

Eylül derin bir nefes aldı. “Hava var,” dedi, “ama sanki daha az.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen oranı aynı olsa bile, oksijen basıncı düşüktür.”

Bir grafik belirdi.

Yatay eksen: Oksijen basıncı
Dikey eksen: Hemoglobinin oksijenle doygunluğu

“Bu,” dedi Profesör, “hemoglobin–oksijen ayrışma eğrisi.”

Çocukları hepsi dikkatle baktı.

Eğri S şeklindeydi.

“Bu şekil,” dedi Profesör, “tesadüf değildir.”

Mercan sordu: “Niye düz bir çizgi değil?”

“Çünkü,” dedi Profesör, “hemoglobin oksijeni iş birliğiyle bağlar.”

Bir hemoglobin molekülü belirdi.

İlk oksijen bağlandı.
İkincisi daha kolay bağlandı.
Üçüncüsü daha da kolay.

“Buna,” dedi Profesör, “kooperatif bağlanma denir.”

Asya düşünceli bir şekilde konuştu: “Yani bir oksijen bağlanınca, diğerleri için kapı biraz daha açılıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu sayede akciğerde hızla dolar.”

Ama sonra eğrinin sol tarafını gösterdi.

“Yüksek irtifada,” dedi, “oksijen basıncı düşük olduğu için hemoglobin tam dolamaz.”

Atlas sordu: “O zaman hücreler oksijensiz mi kalıyor?”

“Hayır,” dedi Profesör. “Vücut uyum sağlar.”

Eğri yavaşça sola kaydı.

“Bu kayma,” dedi, “oksijeni daha sıkı tutmak anlamına gelir.”

Defne Ebrar hemen fark etti: “Yani hemoglobin, az oksijen varken onu kaybetmemeye çalışıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu bir hayatta kalma stratejisidir.”

Bir anda ortam değişti.

Koşan kaslar.
Isınmış bir vücut.
Hızlanan kalp.

Yaman nefes nefese konuştu: “Burada hava var ama hemoglobin oksijeni hemen bırakıyor.”

Profesör başını salladı. “Çünkü,” dedi, “ortam sinyal veriyor.”

Bir tablo belirdi:

  • Karbondioksit ↑
  • pH ↓
  • Sıcaklık ↑

“Bunların hepsi,” dedi Profesör, “hemoglobine aynı şeyi söyler: ‘Oksijen burada lazım.’

Eğri bu kez sağa kaydı.

“Bu,” dedi Profesör, “Bohr etkisidir.”

Ela Y dikkatle baktı. “Sağa kayınca ne oluyor?”

“Oksijen,” dedi Profesör, “aynı basınçta daha kolay bırakılıyor.”

Ali düşündü: “Yani hemoglobin, kasların çalıştığını anlayıp yükünü bırakıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden egzersiz sırasında oksijen taşınması artar.”

Ortamdaki hareket yavaşladı.

Bir damar görüntüsü belirdi.

Alyuvar sayısı azdı.

“Bu,” dedi Profesör, “anemi.”

Zehra hemen sordu: “Oksijen var ama taşıyacak hemoglobin yok mu?”

“Evet,” dedi Profesör. “Eğri yerinde olabilir, sistem çalışabilir. Ama taşıyıcı sayısı azsa toplam oksijen düşer.”

Mehmet Atlas konuştu:”Yani sorun bazen bağlanmada değil, kapasitede.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden anemide nefes darlığı olur.”

Sınıfa geri döndüler.

Hatice öğretmen tahtaya tekrar baktı.

Soru hâlâ oradaydı:

“Hemoglobin her zaman doğru yerde oksijeni bırakır mı?”

Bu kez cevap Ege’den geldi. “Hemoglobin yanılmaz,” dedi. “Ortama göre karar verir. Bazen oksijeni tutması, bazen bırakması gerekir.”

Hatice öğretmen gülümsedi. “İşte,” dedi, “bilimsel düşünce budur.”

Sihirli Profesör son kez konuştu: “Bir molekülü anlamak için, onun tek başına ne yaptığına değil, hangi koşulda nasıl davrandığına bakılır.”

Işık söndü.

Ama çocukların zihninde S şeklinde bir eğri hep açık kaldı.

Sınıfta sanki görünmez bir ağırlık vardı.

Hatice öğretmen pencereyi açtı.
Temiz hava içeri doldu.

“Bugün,” dedi, “oksijen yokluğunu değil, oksijen varken yaşanan oksijensizliği konuşacağız.”

Bu cümle çocukların dikkatini anında topladı.

“Nasıl olur?” diye sordu Mila. “Oksijen varsa, hücreler neden alamaz?”

Hatice öğretmen cevap vermedi. ”Sihirli Profesör bu sorunun cevabı sizde” dedi.

Sihirli Profesör’ün yüzü her zamankinden daha ciddiydi.

“Çünkü,” dedi, “bazen sorun oksijenin yokluğu değil, onu taşıyan sistemin kilitlenmesidir.”

Elini kaldırdı.

Karanlık bir ortamdaydılar.

Bir soba.
Yanmakta olan kömür.
Ama duman yoktu.

“Bu,” dedi Profesör, “karbonmonoksit zehirlenmesinin en tehlikeli özelliğidir.
Görünmez, kokusuz ve fark edilmez.”

Bir gaz molekülü belirdi.

CO. (karbonmonoksit)

“Oksijene benziyor mu?” diye sordu Ela K.

“Hayır,” dedi Profesör. “Ama hemoglobine bağlanma şekli çok daha güçlü.”

Bir hemoglobin molekülü belirdi. Bir tarafta O₂, diğer tarafta CO vardı.

Oksijen yaklaştı, bağlandı, ayrıldı. Karbonmonoksit yaklaştı ve kilitlendi.

“Karbonmonoksit,” dedi Profesör, “hemoglobine oksijenden yaklaşık 200–250 kat daha güçlü bağlanır.”

Çocukların yüzleri gerildi.

“Yani,” dedi Çınar, “hemoglobin dolu gibi görünüyor ama aslında oksijen taşımıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu duruma fonksiyonel anemi denir.”

Bir grafik belirdi.

Hemoglobin doygun görünüyordu.
Ama hücreler karanlıktaydı.

“Daha kötüsü,” dedi Profesör, “karbonmonoksit bağlanınca hemoglobinin eğrisi sola kayar.”

Defne Yaz hemen hatırladı.

“Bu,” dedi, “oksijenin daha sıkı tutulması demek.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Taşınabilen az miktardaki oksijen bile hücrelere bırakılamaz.”

Ege sessizce konuştu: “Yani hem taşıma azalıyor hem bırakma engelleniyor.”

“Bu yüzden,” dedi Profesör, “karbonmonoksit zehirlenmesi sessiz ama çok hızlıdır.”

Ortam değişti.

Bir kan damarı. Alyuvarlar vardı ama renkleri farklıydı.

“Bunlar,” dedi Profesör, “methemoglobin taşıyan alyuvarlar.”

Bir hemoglobin molekülü yaklaştı.

İçindeki demir Fe³⁺ hâlindeydi.

“Oksijen yaklaşıyor,” dedi Aziz. ”Ama bağlanamıyor.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen bağlanabilmesi için demirin Fe²⁺ olması şarttır.”

Ela Y sordu: ”Demir neden Fe³⁺ olur?”

“Bazı ilaçlar, kimyasallar, nitratlar veya genetik nedenlerle,” dedi Profesör.
“Demir oksitlenebilir.”

Bir denge çizgisi belirdi.

Normalde vücut, methemoglobini tekrar Fe²⁺ hâline çeviren enzimlere sahiptir.

“Ancak,” dedi Profesör, “bu sistem yetersiz kalırsa oksijen taşınamaz.”

Ali düşündü: “Oksijen var, hemoglobin var ama bağlanma yok.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu da kimyasal kilitlenmedir.”

Sınıf ortamına geri döndüler.

Hatice öğretmen konuştu:

“Şimdi üç durumu yan yana koyun.”

Tahtada üç başlık belirdi:

  • Karbonmonoksit
  • Methemoglobin
  • Anemi

Mercan düşündü. “Üçünde de sorun farklı,” dedi. “Biri bağlanmayı çalıyor, biri bağlanmayı bozuyor, biri taşıyıcıyı azaltıyor.”

Hatice öğretmen başını salladı. “Ve hepsi,” dedi, “oksijen varken oksijensizlik yaratıyor.”

Sihirli Profesör ekledi: “Hemoglobin mükemmel bir sistemdir. Ama tam da bu hassasiyeti yüzünden bazı maddelere karşı savunmasızdır.”

Yaman sordu: “Bu yüzden mi vücut karbonmonoksiti hiç kullanmaz?”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü bağlanır ama işe yaramaz. Bilimde buna ölümcül rekabet denir.”

Sınıfta sessizlik oldu.

Bu kez düşünmenin değil, farkındalığın sessizliğiydi.

Hatice öğretmen son cümleyi söyledi:

“Şunu öğrendiniz: Bir sistemin çalışıyor gibi görünmesi, gerçekten çalıştığı anlamına gelmez.”

Sihirli Profesör yavaşça silikleşti.

“Bir sonraki yolculukta,” dedi, “hemoglobinin bu risklere karşı vücudun nasıl önlemler geliştirdiğini göreceğiz.”

Işık söndü.

Ama çocuklar artık şunu biliyordu:

Oksijen taşımak, sadece bağlamak değil; yanlış bağlanmaktan korunmaktır.

O gün eve gittiklerinde hepsi bu öğrendikleri bilgileri ailelerine anlatırken anne ve babaları şaşkın ve çok ilgili bir şekilde onları dinlediler.

Ertesi gün sabah sınıfa döndüklerinde ilk fark edilen sessizlikti.
Ama bu sessizlik, korkudan değil; dikkatli bir beklentiden doğuyordu. Tüm sınıf önceki günün devamının nasıl ilerleyeceğini merak ediyordu.

Hatice öğretmen sınıfa girdi ilk olarak pencereyi kapattı.
Sonra da tahtadaki başlığı sildi.
Yeni bir soru yazdı:

“Vücut, oksijenin yetmediğini nasıl anlar?”

Bu kez kimse hemen konuşmadı.

Çünkü bu soru, tek bir organın değil, bütün bir sistemin sorusuydu.

Sihirli Profesör yavaşça ortaya çıkarken halen esniyordu.

Günaydınnn çocuklaar diye seslenirken reverans yaparak herkesi selamladı. Sonra direk konuya girdi. “Bu,” dedi, “gizli bir kontrol mekanizmasının hikâyesidir.”

Elini kaldırarak sihirli kelimelerini mırıldandı.

Bir anda serin ve karanlık bir ortamdaydılar.
Kan damarları kıvrılıyordu. Süzülen sıvılar vardı.

“Burası,” dedi Profesör, “böbrekler.”

Eylül şaşırdı “Oksijenle ne ilgisi var?” dedi. “Böbrekler idrar yapmaz mı?”

Profesör başını salladı. “Yapar,” dedi. “Ama aynı zamanda oksijenin sessiz bekçisidir.”

Bir hücre büyütüldü.

“Bu hücreler,” dedi, “kandaki oksijen miktarını sürekli izler.”

Aziz dikkatle baktı. “Bir sensör gibi,” dedi.

“Evet,” dedi Profesör. “Oksijen düştüğünde, bu hücreler bir sinyal üretir.”

Bir molekül belirdi.

Eritropoietin (EPO)

“Bu,” dedi Profesör, “bir emirdir.”

Ortam hızla değişti.

Süngerimsi, kırmızı bir doku.
Hareketli hücreler.

“Burası,” dedi Profesör, “kemik iliği.”

Ali hemen fark etti. “Burada sürekli yeni hücreler yapılıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“EPO – Eritropoietin sinyali buraya gelir.”

Bir hücre dizisi canlandı.

Kök hücre → öncül hücre → olgun alyuvar

“Bu sürece,” dedi Profesör, “eritropoez denir.”

Zehra düşündü. “Yani oksijen azsa, vücut daha fazla taşıyıcı üretir.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu, kapasiteyi artırma yoludur.”

Bir grafik belirdi.

Daha fazla alyuvar → daha fazla hemoglobin → daha fazla oksijen taşıma

Bir dağın zirvesindeydiler.

Aynı yer.
Ama bu kez zaman ilerliyordu.

“İlk gün,” dedi Profesör, “baş ağrısı, halsizlik olur.”

Birinci grafik: düşük oksijen, yetersiz taşıma

“Birkaç hafta sonra,” dedi, “ne olur?”

Grafik değişti.

Alyuvar sayısı arttı.
Hemoglobin yoğunluğu yükseldi.

Kıvanç konuştu: “Vücut ortamı değiştiremeyince, kendini değiştiriyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Buna fizyolojik adaptasyon denir.”

Ama Profesör durdu. “Her adaptasyonun bir bedeli vardır.”

Çınar sordu: “Nedir?”

“Kan,” dedi Profesör, “çok koyulaşırsa akış zorlaşır.”

Bir denge terazisi belirdi.

Bir tarafta taşıma kapasitesi, diğer tarafta akışkanlık.

“Vücut,” dedi Profesör, “bu dengeyi sürekli ayarlar.”

Sınıfa geri döndüler.

Hatice öğretmen konuştu: “İki kişi düşünün. İkisi de aynı hemoglobin değerine sahip. Ama biri çok yorgun, diğeri değil.”

Mila hemen sordu: “Neden?”

Profesör yanıtladı: “Çünkü sadece sayı değil, uyum yeteneği önemlidir.”

Bir tablo belirdi:

  • Kalp hızı
  • Solunum hızı
  • Damar genişliği
  • Mitokondri sayısı

“Vücut,” dedi Profesör, “oksijen azaldığında sadece kanı değil, tüm sistemi ayarlar.”

Mehmet Atlas düşündü: “Yani hemoglobin merkezde ama tek başına değil.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu bir ağ sistemidir.”

Hatice öğretmen son soruyu sordu: “Vücut kendini her zaman kurtarabilir mi?”

Sınıf sessizdi.

Ege cevap verdi: “Hayır. Çünkü sistem çok akıllı ama sınırsız değil.”

Profesör gülümsedi. “İşte,” dedi, “bilimsel gerçekçilik.” “Bir sistemin varlığı kadar, sınırlarını bilmek de bilgidir.”

Asasını yere vurdu. Işık yavaşça dağıldı. Sınıfa tekrar geri geldiler.

Ama çocuklar artık şunu biliyordu:

Hemoglobin tek başına bir kahraman değil, bütün vücudun uyum içinde çalıştığı bir orkestranın parçasıdır.

Sınıfa döndüklerinde Hatice öğretmen tahtada hiçbir şey yazmıyordu.
Bu kez soruyu önce konuşmak istiyordu.

“Şimdiye kadar,” dedi, “hemoglobinin nasıl çalıştığını, ne zaman zorlandığını ve vücudun buna nasıl cevap verdiğini gördük.
Ama gerçek hayatta doktorlar bir şeyi daha kullanır.”

Ege sordu: “Kan tahlili mi?”

Hatice öğretmen başını salladı. “Evet,” dedi.
“Ama önemli olan şu: Kan tahlilindeki bir sayı, her zaman gerçeği söyler mi?”

Bu soru sınıfta kısa bir duraksama yarattı.

Sihirli Profesör sınıfın içerisinde havada uçarken, gülümseyerek çocuklara, “Sayılara güvenmek kolaydır,” dedi. “Ama bilim, sayıların ne anlattığını sorgular.”

Elini kaldırıp sınıfın üzerine sihirli altın rengi bir toz serpiştirdi.

Bir anda tüm sınıf beyaz bir ortamdaydılar.

Cihazlar.
Ekranlar.
Grafikler.

Bir kan tüpü büyütüldü.

“Bu tüpten,” dedi Profesör, “birçok bilgi elde edilir.”

Ekranda değerler belirdi:

  • Hemoglobin: 11,5 g/dL
  • Hematokrit
  • Eritrosit sayısı

Mila hemen sordu: “Bu iyi mi, kötü mü?”

Profesör cevap vermedi. Onun yerine başka bir ekran açtı.

Aynı değerler, iki farklı kişi için gösterildi.

Birinci kişi: deniz seviyesinde yaşayan, hareketsiz biri.
İkinci kişi: yüksek irtifada yaşayan, düzenli spor yapan biri.

“Gördüğünüz gibi,” dedi Profesör, “aynı sayı, iki vücutta farklı anlam taşır.”

Zehra dikkatle baktı. “Yani referans değerler herkese aynı şeyi söylemez.”

“Evet,” dedi Profesör. “Referans, sadece bir çerçevedir; karar değildir.”

Hatice öğretmen devreye girdi.

“Referans aralıkları,” dedi, “sağlıklı olduğu düşünülen birçok kişinin ortalamasıdır.”

Tahtada bir çan eğrisi belirdi. “Bu eğrinin ortası,” dedi, “en sık görülen değerlerdir.
Lakin herkes bu ortada olmak zorunda değildir.”

Çınar düşündü: “Yani biraz altında ya da üstünde olmak, hemen hastalık demek değil.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen. “Bilim, bağlamı sorar.”

Sihirli Profesör ekledi: “Bir değer ancak şu sorularla anlam kazanır:
Bu kişi kim?
Nerede yaşıyor?
Vücudu neye uyum sağlamış?”

Ortam değişti.

Bir hasta görüntüsü belirdi.

Hemoglobin: 13 g/dL Normal aralıkta.

Ama kişi halsizdi.

“Bu nasıl olur?” diye sordu Aziz.

Profesör cevapladı: “Çünkü hemoglobin miktarı normal olabilir ama oksijeni bırakma yeteneği bozulmuş olabilir.”

Bir eğri belirdi.

Bu kez eğri sola kaymıştı.

“Karbonmonoksit,” dedi Profesör, “ya da bazı genetik hemoglobin türleri, sayıyı değiştirmeden işlevi bozar.”

Ela K hemen bağladı: “Yani taşıyıcı var ama yük hücreye gitmiyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden klinik düşünme, sadece sayıya değil, işleve bakar.”

Başka bir örnek belirdi.

Hemoglobin: 10 g/dL Referansın altında.

Ama kişi günlük işlerini rahat yapıyordu.

Ali şaşkındı. “Bu kişi neden daha iyi hissediyor?”

Profesör açıkladı: “Çünkü vücut uyum sağlamış.”

Grafikler belirdi:

  • Artmış kalp debisi
  • Artmış solunum
  • Artmış oksijen ekstraksiyonu

“Bu,” dedi Profesör, “kronik duruma uyumdur.”

Eylül düşündü: “O zaman müdahale gerekip gerekmediğine karar vermek zor.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen. “Ve tıbbın sanatı da burada başlar.”

Sınıfa geri döndüler.

Hatice öğretmen tahtaya üç kelime yazdı:

SAYI – BELİRTİ – BAĞLAM

“Bu üçü birlikte değerlendirilmeden,” dedi, “doğru karar verilemez.”

Sihirli Profesör son kez konuştu:

“Bilimde en tehlikeli cümle şudur: ‘Değer normal, sorun yok.’”

Sınıf sessizdi.

“Çünkü,” dedi Profesör, “normal görünen bir sayı, anormal bir gerçeği gizleyebilir.”

Işık yavaşça söndü.

Ama çocukların zihninde yeni bir eşik açılmıştı.

Artık sadece ne kadar olduğunu değil, nasıl çalıştığını soruyorlardı.

Sınıfa döndüklerinde herkesin aklında aynı soru vardı, ama kimse yüksek sesle sormuyordu.

Hatice öğretmen bunu fark etti.

“Şimdiye kadar,” dedi, “oksijenin nasıl taşındığını, ne zaman taşınamadığını ve vücudun bunu nasıl telafi ettiğini gördük.
Ama asıl soruyu henüz sormadık.”

Tahtaya yavaşça yazdı: “Oksijen hücreye girdiğinde ne olur?”

Ege başını kaldırdı. “Enerji üretilir,” dedi. “Ama nasıl?”

Hatice öğretmen gülümsedi. “Bu sorunun cevabı,” dedi, “kanın değil, hücrenin içinde.”

Zil çaldı. Tüm sınıf sınıftan çıkıp çıkmamakta tereddüt ediyordu.

Hatice öğretmen, hadi bakalı herkes dışarı ihtiyaçlarınız giderip gelin dedi.

5 dk da herkes sınıfta yerini almıştı bile.

Sihirli Profesör bu kez acele etmeden belirdi.

“Eğer oksijenin yolculuğunu gerçekten anlamak istiyorsanız,” dedi, “onu son durağına kadar takip etmeliyiz.”

Elini kaldırdı sihirli tozu havaya doğru savurdu ardından her yer bir anda bembeyaz parladı. Ardından;

Bir anda kendilerini bir hücrenin içinde buldular.

Etrafları zarlarla çevriliydi.
Proteinler, enzimler, hareketli yapılar vardı.

“Burası,” dedi Profesör, “bir kas hücresi.”

Bir oksijen molekülü yaklaştı.
Hemoglobinden ayrıldı.
Hücre zarından geçti.

“Asıl yolculuk,” dedi Profesör, “şimdi başlıyor.”

Mila etrafına bakındı. “Oksijen burada serbest,” dedi. “Artık hemoglobin yok.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu, oksijen için tehlikeli bir andır.”

Zehra şaşırdı. “Neden?”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen kontrolsüz kullanılırsa hücreye zarar verebilir.”

Hücrenin derinlerinde oval bir yapı büyüdü.

Katlı zarlar.
Düzenli kıvrımlar.

“Bu,” dedi Profesör, “mitokondri.”

Çınar hemen konuştu: “Herkes buna hücrenin enerji santrali diyor.”

Profesör başını salladı. “Eksik bir benzetme,” dedi. “Mitokondri enerji üretmez; enerjiyi dönüştürür.”

Bir molekül belirdi: Glikoz.

“Besinlerle aldığınız enerji,” dedi Profesör, “kimyasal bağlar hâlinde buraya gelir.”

Oksijen mitokondrinin içine girdi.

“Ve oksijen,” dedi Profesör, “bu dönüşümün son halkasında yer alır.”

Bir zincir belirdi.

Proteinler sırayla dizilmişti.

“Bu,” dedi Profesör, “elektron taşıma zinciri.”

Asya dikkatle baktı. “Oksijen burada en başta değil,” dedi.

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü oksijen başlatan değil, bitirendir.”

Elektronlar zincir boyunca aktı.

“Eğer oksijen olmazsa,” dedi Profesör, “bu elektronlar birikir.”

Tıkanıklık oluşur. “Ve sistem durur.”

Ali düşündü. “Yani oksijen, elektronları alıp sistemi rahatlatıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Oksijen, son elektron alıcısıdır.”

Oksijen elektronları aldı.
Su oluştu.

Enerji serbest kaldı.

ATP molekülleri belirdi.

Bir anda görüntü karardı.

Oksijen azaldı.

Elektron zinciri yavaşladı.
ATP üretimi düştü.

Yaman sordu: “Hücre hemen ölür mü?”

“Hayır,” dedi Profesör. “Ama daha ilkel bir yola geçer.”

Bir ok belirdi: Anaerobik yol

“Bu yol,” dedi Profesör, “az enerji üretir ve laktik asit oluşturur.”

Kas hücresi şişti.

“Bu yüzden,” dedi Profesör, “oksijensiz çalışan kaslar çabuk yorulur.”

Eylül başını salladı. “Demek ki oksijen olmadan yaşamak mümkün ama sürdürülebilir değil.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu, geçici bir çözümdür.”

Hatice öğretmen: “Artık şunu söyleyebilir miyiz: Oksijen neden sadece nefes almak değildir?”

Defne Ebrar cevap verdi: “Çünkü oksijen, hücrenin enerjiyi güvenli şekilde kullanabilmesi için gereklidir.”

Sihirli Profesör ekledi: “Ve bu yüzden hemoglobin, oksijen, damarlar ve hücreler tek bir hikâyenin parçalarıdır.”

Bir an durdu. “Bu hikâyede bir halka koparsa,” dedi, “enerji kesilir.”

Ama çocuklar artık şunu biliyordu:

Oksijenin değeri, varlığında değil; enerjiyi mümkün kılmasındadır.

Küçük gençler sessizleşti. Bu kez kimse hemen konuşmadı.
Çünkü çocuklar ilk kez şunu fark etmişti:

Oksijen yalnızca hücrelerin değil, davranışların da altyapısıydı.

Hatice öğretmen yavaşça sordu: “Peki şimdi,” dedi, “enerji hücrede üretiliyor.
Ama bu enerji neye dönüşüyor?”

Kıvanç elini kaldırdı. “Hareket,” dedi. “Düşünme.” “Karar verme.”

Sihirli Profesör başını salladı. “Evet,” dedi. “Ve bunların hepsi aynı kaynaktan beslenir.”

Elini kaldırıp bu sefer altın renkli sihirli tozu havaya serpmesiyle birlikte bir anda kendilerini beyin damarlarının içinde buldular.

“Şaşıracaksınız,” dedi Profesör, “ama beyin, vücut ağırlığının sadece yüzde ikisini oluşturur.”

Atlas hemen sordu: “O zaman neden bu kadar önemli?”

“Çünkü,” dedi Profesör, “vücuttaki oksijenin yaklaşık yüzde yirmisini tek başına tüketir.”

Damarlar daraldı, genişledi.

“Beyin hücreleri,” dedi Profesör, “enerji depolayamaz.”

“Yani,” dedi Ela, “oksijen gelmezse bekleyemezler.”

“Kesinlikle,” dedi Profesör. “Bu yüzden beyin, oksijen azalmasını ilk hisseden organdır.”

Bir sinir hücresine girdiler.

Elektrik sinyalleri akıyordu.

“Bir şeye dikkat etmek,” dedi Profesör, “pasif bir durum değildir.” “Beyin,” dedi, “dikkat için enerji harcar.”

Bir anda oksijen akışı azaldı.

Sinyaller yavaşladı.
Bağlantılar gecikti.

Yaz konuştu: “Bu, derste dalıp gitmeye benziyor.”

Profesör gülümsedi. “Evet,” dedi. “Uzun süre kapalı ortamda kalınca, yetersiz nefes alındığında, ya da ağır yorgunlukta ilk bozulan şey dikkat olur.”

Mehmet düşündü. “Yani dikkatsizlik bazen tembellik değil.”

“Çoğu zaman,” dedi Profesör, “biyolojik bir sınırdır.”

Bir kontrol merkezi belirdi: Prefrontal korteks.

“Burası,” dedi Profesör, “Beyinde – planlama, muhakeme ve risk değerlendirme merkezi.”

Oksijen akışı biraz daha azaldı.

Merkez karardı.

“Bu durumda,” dedi Profesör, “beyin hızlı ama yüzeysel kararlar verir.”

Aziz sordu: “Yani acelecilik?” “Evet,” dedi Profesör. “Ve hata yapma olasılığı artar.”

Bir sahne belirdi:

Uykusuz bir sürücü.
Uzun vardiyada çalışan bir işçi.
Sınavda nefesi hızlanan bir öğrenci.

“Hepsinde ortak olan şey,” dedi Profesör, “oksijen–enerji–kontrol zincirinin zayıflamasıdır.”

Kas hücreleri tekrar göründü.

Ama bu kez sorun kas değildi.

“Bir insan,” dedi Profesör, “çoğu zaman kasları bitmeden durur.”

Mercan şaşırdı. “Ama bacaklar yanıyor.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “beyin tehlikeyi erken algılar.”

“Yetersiz oksijen, artan laktat ve düşen enerji,” dedi, “beyne şunu söyler: ‘Dur, risk artıyor.’”

Ege başını salladı. “Yani yorgunluk bir koruma.”

“Evet,” dedi Profesör. “Akıllı bir frendir.”

Profesör bir hücreye asasını dokundurdu ve hooopp bir yazı tahtası oluştu.

Hatice öğretmen tahtaya üç kelime yazdı:

Nefes – Enerji – Davranış

“Artık şunu söyleyebilir miyiz?” dedi.

Defne Yaz cevap verdi: “Performans sadece yetenekle ilgili değil.”

Ela K ekledi: “Ve motivasyon tek başına yeterli değil.”

Sihirli Profesör: “Oksijen yetersizse, dikkat dağılır, karar kalitesi düşer, hata artar, yorgunluk erkenden gelir.”

Bir an sessizlik oldu.

Sonra Profesör konuştu: “Bu yüzden,” dedi, “doğru nefes, uygun ortam, yeterli dinlenme birer performans stratejisidir.”

Hatice öğretmen küçük gençlere baktı. “Artık,” dedi, “birinin dalgınlığına, yorgunluğuna ya da hata yapmasına farklı bakabiliriz.”

Sihirli Profesör ciddi bir tavırla: “Davranış, hücrenin sesidir. Hücre dinlenmezse, zihin netleşmez.”

Sınıfa geri dönüldüğünde kimse yerinden kıpırdamıyordu.

Çünkü artık çocuklar şunu biliyordu: Yorgunluk, “yoruldum” demeden çok önce başlıyordu.

Hatice öğretmen sordu: “Biriniz koşarken durduğunuzda, gerçekten bacaklarınız mı bitmiştir?”

Yaman düşündü. ”Bazen nefesim yetmiyor,” dedi. “Bazen de aklım bırak diyor.”

Sihirli Profesör hafifçe gülümsedi. “İşte,” dedi, “yorgunluğun üç yüzü.”

Tekrar elini cebine attı bu sefer kıpkırmızı bir toz vardı avuçlarında. Küçük gençlere doğru savurdu tozu..

Bir kas hücresinin içinde buldu hepsi de kendini.

Mitokondriler ışıldıyordu.

“Burada,” dedi Profesör, “enerji üretilir.”

Ama bu kez görüntü farklıydı.

Oksijen azalmıştı.
ATP üretimi yavaşlamıştı.

“Enerji üretimi,” dedi Profesör, “oksijene bağımlıdır.”

Atlas sordu: “Oksijen az olunca ne olur?”

“Enerji yolu değişir,” dedi Profesör. “Anaerobik yola geçilir.” Laktat birikmeye başlar.

“Bu,” dedi Profesör, “kas yanması dediğiniz histir.”

Sonra durdu yavaşça küçük gençlerin hepsinin gözlerinde teker teker gezdirdi gözlerini.

“Yalnız,” dedi, “bu hâlâ ilk sınır değildir.”

Bir anda sinir-kas bağlantısına geçtiler.

“Kasın kasılması,” dedi Profesör, “beyinden gelen sinyal olmadan olmaz.”

Sinyaller yavaşladı.

Zehra fark etti. “Kas durmuyor,” dedi, “ama emir gecikiyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Sinir sistemi yorulduğunda kas hâlâ güçlü olabilir ama komut gecikir.”

Bu noktada hata artar.

Top kaçırılır.
Adım yanlış atılır.
El titrer.

“İşte,” dedi Profesör, “iş kazalarının büyük kısmı burada başlar.

Bir anda beyne çıktılar.

Ama bu kez görüntü sessizdi.

“Bu,” dedi Profesör, “merkezi yorgunluktur.”

Ela Y sordu: “Yani insan istemeden mi bırakıyor?”

“Evet,” dedi Profesör. “Beyin risk hesaplar.”

“Şunu sorar,” dedi: ‘Enerji düşüyor mu?’ ‘Oksijen yeterli mi?’ ‘Hata olasılığı artıyor mu?’

Cevaplar olumsuzsa… “Dur,” der.

Tüm sınıf bu bilgileri hazmetmeye çalışır gibi sessizleşti yine.

“Yorgunken,” dedi Hatice öğretmen, “neden daha çabuk sinirleniriz?”

Profesör cevap verdi: “Çünkü,” dedi, “beyin enerjiyi kısıtlı kullanır.” “Önce,” dedi, “üst düzey kontrol kapatılır.”

Ne kapanır?

  • Sabır
  • Duygu kontrolü
  • Uzun vadeli düşünme

Ne kalır?

  • Hızlı tepkiler
  • Kısa yollar
  • Daha fazla hata

Mehmet Atlas başını salladı. “Yani yorgunluk karakter değil.”

“Hayır,” dedi Profesör. “Fizyolojik bir durumdur.

Profesör, Hatice öğretmenin bir şeyler yazmak istediğini hemen anladı asasını en yakın yere dokunduruverdi çabucak.

Hatice öğretmen tahtaya yazdı:

Performans = Kapasite × Biyolojik Uygunluk

“Bir insan,” dedi Profesör, “ne kadar bilgili ya da yetenekli olursa olsun biyolojik sınırı aşamaz.”

“Bu yüzden,” dedi, “yüksek performans yalnızca çalışmakla değil doğru dinlenmekle mümkündür.”

Sihirli Profesör küçük gençlere baktı. “Yorgunluk,” dedi, “düşman değil.” “Bir uyarıdır.”

“Onu dinleyen,” dedi, “daha uzun, daha güvenli ve daha doğru performans gösterir.”

Çocuklar bir ağızdan mırıldandılar:

Vücut konuşur. Davranış tercümedir.

Kimse nefes aldığını düşünmüyordu lakin herkes nefes alıyordu.

Hatice öğretmen sordu: “Şu an nefes aldığınızı fark ediyor musunuz?”

Bir an duraksama oldu.

Ege güldü. “Şimdi fark ettim,” dedi. “Ve garip oldu.”

Sihirli Profesör; “Çünkü,” dedi, “nefes çoğu zaman otomatik çalışır.” “Ama,” diye ekledi, “performans devreye girdiğinde nefes artık otomatik kalmaz.”

Bir akciğerin içine girdiler.

Alveoller balon gibi açılıp kapanıyordu.

“Nefes almak,” dedi Profesör, “oksijen almak değildir.”

Mila şaşırdı. “Ama nefes almazsak oksijen gelmez.”

“Doğru,” dedi Profesör. ”Ancak nefes alıyor olmak oksijenin hücreye ulaştığı anlamına gelmez.”

Bir oksijen molekülü alveolden kana geçti.

Ama sonra durdu.

“Şimdi,” dedi Profesör, “asıl soru başlıyor.” “Bu oksijen,” dedi, “hemoglobine bağlanacak mı?” “Dokulara bırakılacak mı?”

Bir çocuk hızlı hızlı nefes alıyordu.

Göğüs yukarı kalkıyor, omuzlar geriliyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “üst göğüs solunumu.”

Kıvanç sordu: “Yanlış mı?”

“Tehlikeli,” dedi Profesör, “özellikle uzun süreliyse.”

Karbon dioksit azalmaya başladı.

“CO₂ düşünce,” dedi Profesör, “Bohr etkisi zayıflar.”

Hemoglobin oksijeni sıkı tutmaya başladı.

“Oksijen kanda var,” dedi Defne Ebrar, “ama hücreye gidemiyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “İşte bu, gizli oksijen açlığıdır.”

Bir anda çocuklar sıralarda otururken kendilerini gördüler. Ama kamburlardı. Göğüs kafesleri sıkışmıştı.

“Duruş,” dedi Profesör, “akciğer hacmini belirler.” “Öne çöken bir vücut,” dedi, “diyaframın hareketini sınırlar.”

Atlas sordu: “Bu yüzden mi uzun süre oturunca yoruluyoruz?”

“Evet,” dedi Profesör. “Beyin daha az oksijen alır.” “Dikkat düşer.” “Hata artar.”

Bir sinir merkezine geçtiler.

“Nefes,” dedi Profesör, “beyni doğrudan etkileyen nadir reflekslerden biridir.”

Yavaş, derin bir nefes alındı.

Kalp hızı düştü.
Damarlar genişledi.

“Bu,” dedi Profesör “parasempatik sistemin devreye girmesidir.”

Ela K fısıldadı: “Yani sakinlik.”

“Ve netlik,” dedi Profesör.

Bir sahne belirdi:

  • Sınav öncesi
  • Yarış çizgisi
  • Sunumdan önce
  • Kritik bir karar anı

Herkes nefesini tutuyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “beynin alarm hâlidir.”

Oksijen düşer.
CO₂ dengesizleşir.
Dikkat daralır.

“Doğru nefes,” dedi, “performansı artırmaz.”

“Ne yapar?” diye sordu Yaman.

“Performansın düşmesini engeller.”

Profesör ve Hatice öğretmen göz göze geldiler. Profesör hemen anladı ve asası ile Hatice öğretmene hemen tahta oluşturdu.

Hatice öğretmen tahtaya yazdı:

Duruş → Nefes → Oksijen → Davranış

“Zincirin bir halkası bozulursa,” dedi, “sonuç davranışta görülür.”

Sihirli Profesör: “İyi performans,” dedi, “her zaman daha fazla çaba değildir.”

“Bazen,” dedi, “daha iyi nefes almaktır.”

Çocuklar nefeslerini fark ediyorlardı.

Sessizdi.

Derindi.

Ve bilinçliydi.

Küçük gençlerde bir huzursuzluk vardı.Kendi nefeslerini dinlemek onları farklı etkilemişti.

Kimse konuşmuyordu ama herkesin omuzları biraz gergindi.

Hatice öğretmen sordu:

“Bir şey sizi çok korkuttuğunda ya da çok heyecanlandırdığında ilk ne olur?”

Eylül cevap verdi: “Nefesim değişir.”

Aziz ekledi: “Kalbim hızlanır.”

Sihirli Profesör, “Ve işte tam o anda,” dedi, “oksijenin dağılım planı değişir.”

Sihirli Profesör öyle hızlı bir sihir yaptı ki…

Bir anda yine kan dolaşımının içine girdiler.

Ama bu kez akış farklıydı.

“Stres anında,” dedi Profesör, “beyin hayatta kalma moduna geçer.”

Damarlar bazı bölgelerde daraldı. Bazı bölgelerde genişledi.

“Öncelik,” dedi Profesör, “kaslardır.”

“Kaçmak.”
“Savunmak.”
“Tepki vermek.”

Ela Y sordu: “Peki düşünmek?”

Profesör durdu. “Düşünmek,” dedi, “bu listede ilk sırada değildir.”

Bir sahne belirdi.

Bir çocuk sınavda sadece bir soruya bakıyordu.

Etraf silikti.

“Bu,” dedi Profesör, ”dikkat tünelleşmesidir.”

“Beyin,” dedi, “oksijeni sınırlı gördüğünde geniş düşünmeyi kapatır.”

Prefrontal korteksin (beyinde bir bölge) ışıkları azaldı.

“Uzun vadeli planlama,” dedi, “geri çekilir.”

Ne kalır?

  • Tek hedef
  • Hızlı karar
  • Dar görüş

Çınar fısıldadı: “Bu bazen işe yarar.”

“Evet,” dedi Profesör. “Acil durumlarda.” “Ancak,” diye ekledi, “sürekli olursa performansı düşürür.”

Bir iş sahnesi belirdi.

Yorgun bir çalışan.
Acele.
Stresli.

“Stres,” dedi Profesör, “oksijen eksikliği yaratmaz.”

“Ne yapar?” diye sordu Atlas.

Yanlış dağıtır.

Dikkat daralır.
Çevresel ipuçları kaçırılır.
El–göz koordinasyonu bozulur.

“İş kazalarının,” dedi Profesör, “büyük kısmı bilgi eksikliğinden değil oksijenin yanlış yere gitmesinden kaynaklanır.”

Bir çocuk nefesini tutuyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “stres nefesidir.”

CO₂ düştü.
Bohr etkisi zayıfladı.

“Oksijen var,” dedi Defne Yaz, “ama hücre alamıyor.”

“Ve beyin,” dedi Profesör, “bunu tehdit olarak algılar.”

Kısır döngü başladı:

Stres → Yanlış nefes → Oksijen bırakımı azalır → Daha fazla stres

Hatice öğretmen sordu: “Bu zinciri nerede kırabiliriz?”

Bir sessizlik oldu.

Sonra Mila konuştu: “Nefeste.”

Profesör başını salladı. “Evet,” dedi. “Çünkü nefes, otonom sistem ile bilinç arasında köprüdür.”

Yavaş nefes.
Derin diyafram hareketi.
CO₂ dengesi.

“Bu,” dedi Profesör, “oksijenin tekrar beyne dönmesini sağlar.”

Profesör herkesi kucaklayacakmış gibi kollarını açtı. Pelerini ile birikte sanki her şeyi kaplar gibi bir hareket yaptı ve pufffff…

Sınıfa geri döndüler.

Ama artık herkes farklı oturuyordu.

Daha dik.
Daha sakin.

Sihirli Profesör: “Stres,” dedi, “düşman değildir.” “Ama kontrolsüz stres,” dedi, “oksijeni çalar.” “Ve oksijen gidince,” dedi, “performans sessizce çöker.”

Bir andan sınıf kapkaranlık oldu göz gözü görmüyor hatta hiçbiri kendini dahi göremiyordu.

Sınıf tekrar aydınlandı.

Sihirli Profesör sınıfın içinde uçarak şunu sordu “Bakmakla görmek aynı şey midir?”

Bir sessizlik oldu.

Sonra Zehra konuştu: “Bazen bakıyorum ama fark etmiyorum.”

Profesör başını salladı. “İşte bunun sebebi çok bilinmez” dedi, “şimdi de bunun nedenini göreceğiz.”

Ellerini birbirine çarptı veee…. Bir anda kendilerini gözün içinde buldular.

Işık retina üzerine düşüyordu.
Sinyaller oluşuyordu.

“Göz,” dedi Profesör, “kusursuz çalışıyor.”

Ama görüntü ilerlemedi.

Görme sinirinde bir duraksama vardı.

“Görmek,” dedi Profesör, “gözle değil, beyinle olur.”

Ege sordu: “O zaman sorun nerede?”

“Dikkatte,” dedi Profesör.

Beynin içine girdiler.

Bir ışık huzmesi daralmıştı.

“Stres,” dedi Profesör, “oksijeni kaslara yönlendirir.”

Prefrontal korteksin ışığı azaldı. “Bu bölge,” dedi, “geniş algıdan sorumludur.”

“Algı daralınca,” dedi, “beyin sadece en belirgin uyaranı seçer.”

Defne Ebrar sordu: “Yani diğer şeyler yok olmuyor mu?”

“Hayır,” dedi Profesör. “Beyin onları bilinç dışına iter.”

Bir deney sahnesi belirdi.

Bir top paslaşılıyordu.

Ama ortadan geçen biri fark edilmiyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “seçici körlüktür.”

“Göz görür,” dedi, “ama beyin kaydetmez.”

Çınar düşündü. “Bu kazalarda olur mu?”

“Çok sık,” dedi Profesör. “Sürücü,” dedi, “önüne bakar ama yayayı görmez.”

Bir sınıf sahnesi belirdi.

Öğretmen anlatıyordu. Ama öğrencinin zihni kapalıydı.

“Dikkat tünelleştiğinde,” dedi Profesör, “yeni bilgi giremez.”

Çünkü öğrenme için gerekenler:

  • Geniş dikkat
  • Yeterli oksijen
  • Sakin sinir sistemi

“Stres,” dedi, “öğrenmenin düşmanıdır.”

Bir iş sahnesi belirdi.

Aynı hata tekrar ediliyordu.

“Çünkü,” dedi Profesör, “kişi aslında görmüyordu.”

“Bu yüzden,” dedi, “eğitim sadece bilgi vermek değildir.”

“Ne olmalı?” diye sordu Atlas.

“Biyolojik uygunluk,” dedi Profesör.

Hatice öğretmen sordu: “Bu tünelden nasıl çıkarız?”

Profesör cevap verdi: “Üç anahtarla.”

Tahtaya yazdı:

  1. Nefes – CO₂ dengesini geri getirir
  2. Durmak – Beyne zaman kazandırır
  3. Geniş bakış – Tehdit yok mesajı verir

“Bu olduğunda,” dedi, “oksijen tekrar düşünceye döner.”

Sihirli Profesör fısıldadı: “Görmemek çoğu zaman gözle ilgili değildir.”

“Beyin,” dedi, “kendini korurken dünyayı daraltır.”

“Ve siz,” dedi, “bunu fark ederseniz, tünelden çıkarsınız.”

Sınıfta bu kez farklı bir hava vardı.

Kimse suçlayıcı değildi. Kimse savunmada değildi.

Hatice öğretmen sakin bir sesle sordu: “Bir insan hata yaptığında ilk aklımıza gelen ne olur?”

Can cevap verdi: “Dikkatsizdi.”

Ali ekledi: “Önemsemedi.”

Sihirli Profesör; “Peki,” dedi, “ya hata bir seçim değilse?”

Sınıf sessizleşti.

Bir iş sahnesi belirdi.

Her şey normaldi.

Ama Profesör zamanı yavaşlattı.

“Hiçbir hata,” dedi, “tek bir anda oluşmaz.”

Zincir görünür oldu:

  • Hafif yorgunluk
  • Yanlış nefes
  • Daralan dikkat
  • Oksijenin yanlış dağılması

“Ve en sonda,” dedi, “gördüğünüz hata.”

Ege sordu: “Yani hata son halka mı?”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve en kolay suçlanan.”

Beynin içine girdiler.

“Beyin,” dedi Profesör, “önce güvenliği sağlar.”

Ama güvenlik tanımı şuydu: Hayatta kalmak

“Bu,” dedi, “her zaman doğru işi yapmak değildir.”

Tehdit algısı arttığında:

  • Dikkat daralır
  • Riskler küçümsenir ya da büyütülür
  • Kısa yol tercih edilir

Defne Yaz konuştu: “Yani beyin bizi korurken hata yaptırabiliyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü öncelik değişir.”

Bir sahne tekrar etti.

Aynı kişi.
Aynı ortam.
Aynı hata.

“Çünkü,” dedi Profesör, “biyolojik koşullar değişmemiştir.”

“Bilgi verilmiştir,” dedi, “ama oksijenlenme, dinlenme ve stres değişmemiştir.”

Mila sordu: “O zaman eğitim yetmez mi?”

“Bilgi,” dedi Profesör, “davranış için gereklidir.”

“Ama,” dedi, “yeterli değildir.”

Hatice öğretmen tahtaya yazdı: Bilgi + Biyoloji = Davranış

“Bir sistem,” dedi Profesör, “insanları hatasız olmaya zorlayamaz.”

“Ne yapabilir?” diye sordu Yaman.

Profesör, “İnsanların hata yapmayacağı koşulları oluşturur.”

Bu ne demekti?

  • Yeterli dinlenme
  • Temiz hava
  • Uygun tempo
  • Nefes farkındalığı

Profesör sınıfa döndü. “Hata yapan,” dedi, “çoğu zaman kötü niyetli değildir. “Biyolojik olarak sınırdadır.”

Aziz başını salladı. “Bu,” dedi, “bakış açısını değiştiriyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu değişim, güvenliği artırır.”

Sihirli Profesör yavaşça kaybolurken konuştu: “Güvenlik,” dedi, “kurallarla başlar.” “Ama,” dedi, “insanı anlamadan devam edemez.” “Davranışı anlamak istiyorsanız,” dedi, “önce hücreyi dinleyin.”

Sihirli Profesör ”yarın görüşmek üzere küçük geçler” dedi ve ayrılırken kısa bir süre yine kapkaranlık oldu.

Ama bu kez kimse karanlıktan korkmuyordu.

Ertesi gün küçük gençler heyecanla sınıfa girdiklerinde çok şaşırdılar.

Sınıfa bu kez büyük bir şema yansıtılmıştı.

Ama bu bir ders slaytı değildi.
Bir haritaydı.

Hatice öğretmen de şaşkınlıkla baktı. “Bu,” dedi, “bir yol haritası mı?”

Herkesten önce gelmiş olan Sihirli Profesör başını salladı. “Bu,” dedi, “insan davranışının haritası.”

Profesör konuşmaya devam etti: “Yıllarca,” dedi, “şu soru soruldu: ‘İnsan neden hata yapar?’ “Bugün,” dedi, “daha doğru bir soru soruyoruz.”

Tahtaya yazdı:

İnsan HANGİ KOŞULLARDA hata yapar?

Eylül o kadar hızlı konuştu ki tüm sınıf şaşkın bir şekilde ona bakakaldı:

“Yorgunken.”
“Stresliyken.”
“Nefesi bozulduğunda.”

“Evet, bravo” dedi Profesör. “Ve bu koşullar ölçülebilir.

Bir insan silueti belirdi.

“Her davranış,” dedi Profesör, “bir biyolojik zeminde gerçekleşir.”

Bu zeminin bileşenleri:

  • Oksijenlenme durumu
  • CO₂ dengesi
  • Yorgunluk seviyesi
  • Otonom sinir sistemi tonu

“Bu katman bozulursa,” dedi, “üst katmanlar çöker.”

Atlas sordu: “Yani davranış zeminsiz mi kalır?”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve kayganlaşır.”

Bir ışık alanı belirdi.

Bazen genişti.
Bazen dar.

“Dikkat,” dedi Profesör, “sabit değildir.”

“Biyolojiye bağlı olara genişler ya da tünelleşir.”

Çınar sordu: “Tünel ne zaman tehlikeli?”

“Tehdit yokken,” dedi Profesör, “ama beyin varmış gibi davrandığında.” “İşte,” dedi, “modern kazaların çoğu burada başlar.”

Bir kavşak belirdi.

“Karar,” dedi Profesör, “bu kavşakta verilir.”

Ama kavşağın tabelaları bazen silikti.

“Oksijen azsa,” dedi, “seçenekler azalır.”

“Beyin,” dedi, “kısa yolu seçer.”

Zehra konuştu: “Bu yüzden insanla ‘normalde yapmayacağı’ şeyleri yapıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü ‘normal’ biyoloji yoktur.”

Son katmanda iki yol vardı:

  • Güvenli davranış
  • Hata

“Bu katman,” dedi Profesör, “en çok konuşulan.” “Ama,” dedi, “en az kontrol edilen.”

Hatice öğretmen düşündü. “Biz hep en sona müdahale etmişiz.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu yüzden geç kalmışız.”

Profesör sınıfa döndü. “Yönetmek,” dedi, “insanı zorlamak değildir.” “Koşulları düzenlemektir.”

Yönetim neyi izler?

  • Nefes ve tempo
  • Dinlenme aralıkları
  • Ortam havası
  • Bilişsel yük

“Bu yapıldığında,” dedi, “davranış kendiliğinden değişir.”

Defne Ebrar konuştu: “Bu sistem,” dedi “herkes için geçerli.”

“Öğrenci,” dedi Mila.
“Öğretmen,” dedi Aziz.
“Çalışan,” dedi Ali.

Profesör gülümsedi. “Evet,” dedi. “Çünkü biyoloji eşittir insan.”

Sihirli Profesör ışığa karışırken konuştu: “Hata,” dedi, “bir karakter özelliği değildir.” “Bir sinyaldir.” “Ve siz,” dedi, “sinyali doğru okursanız davranışı yönetirsiniz.”

Sınıf sessizdi.

Ama bu sessizlik,
anlamanın sessizliğiydi.

Öyle ya ”Oksijen Nelere Kâdir Biliyor musunuz?” ile başlayan hikaye küçük gençlere neler öğretmiş ve daha öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu düşündürmüştü.

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Farklı bir gün Hatice öğretmenin sınıfındayız. Bakalım neler oluyor.

Bilgi Anlaşılınca Değil, Davranışa Dönüşünce Öğrenilmiş Olur

Sınıfta bu kez defterler kapalıydı.

Kimse not almıyordu.

Çünkü artık herkes şunu biliyordu Bu bilgiler ezberlenmek için değil, yaşanmak içindi.

Hatice öğretmen sordu: “Bunca şeyi öğrendik. Peki bunlar nasıl kalıcı olur?”

Sihirli Profesör ilk kez cevap vermeden önce durdu.

“Çünkü,” dedi, ”öğretmek ile yerleştirmek aynı şey değildir.”

Bir sahne belirdi.

Bir öğretmen anlatıyordu.
Bilgi doğruydu.
Slaytlar kusursuzdu.

Ama birkaç gün sonra her şey unutulmuştu.

“Bilgi,” dedi Profesör, “beynin üst katmanına gider.”

“Davranış ise,” dedi, “alt katmanlardan yönetilir.”

Eylül sordu: “Yani bilgi yukarıda kalıyor?”

“Evet,” dedi Profesör. “Biyolojiye dokunmazsa aşağı inmez.”

Tahtada yeni bir başlık belirdi:

Biyoloji Temelli Öğretim

Profesör tek tek anlattı.

1. Önce farkındalık, sonra bilgi

“Çocuk,” dedi, “önce kendi bedenini fark etmeli.”

Nefesini.
Yorgunluğunu.
Dikkat daralmasını.

“Fark etmeyen,” dedi, “yönetemez.”

2. Dil sade ama kavram derin olmalı

“Çocuk dili,” dedi Profesör, “basit demek değildir.”

“Kavramsal olarak güçlü, anlatım olarak anlaşılır olmalıdır.”

Hatice öğretmen başını salladı.

“Bilimi küçültmeden,” dedi, “çocuğa yaklaştırmak.”

3. Deneyim olmadan kalıcılık olmaz

Bir nefes egzersizi sahnesi belirdi.

Bir durma anı.
Bir fark ediş.

“Beyin,” dedi Profesör, “yaşanan bilgiyi saklar.”

Atlas sordu: “Bu sadece bize mi?”

Profesör gülümsedi. “Hayır,” dedi.

Çocuklar için:

– Oyun
– Hikâye
– Bedensel farkındalık

Gençler için:

– Performans
– Sınav
– Spor ve dikkat

Yetişkinler için:

– Yorgunluk
– Stres
– Hata ve güvenlik

“Model aynı,” dedi Profesör “Bağlam değişir.”

Bir fabrika sahnesi belirdi.

Ama bu kez kural listeleri yoktu.

“Kuralları öğretmek,” dedi Profesör, “davranışı garanti etmez.”

Ne öğretiliyordu?

  • Yorgunluk sinyallerini tanıma
  • Dikkat daralmasını fark etme
  • Nefes ve tempo yönetimi

“Bu,” dedi Profesör, “insana hata yapmamayı değil hata eşiğini fark etmeyi öğretir.”

Hatice öğretmen konuştu: “Bu sistem,” dedi, “kimseyi suçlamıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü suç, savunma üretir.”

“Anlayış,” dedi, “sorumluluk üretir.

Zehra konuştu: “Artık biri hata yaptığında önce nedenini merak ediyorum.”

Ali ekledi: “Ve kendimde de sinyalleri fark ediyorum.”

Profesör gülümsedi. “İşte,” dedi, “öğrenme budur.”

Sihirli Profesör son kez sınıfa baktı.

“İnsan,” dedi, “makine değildir.” “Ama,” dedi, “bir sistemi vardır.”

“Bu sistemi anlayan,” dedi, “performansı artırır, hataları azaltı ve güvenliği kalıcı hâle getirir.”

Işık yavaşça kayboldu.

Ama bu kez geriye bir şey kaldı:

Farkındalık.

Dr. Mustafa KEBAT

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Sayın okuyucu,

Yukarıda yer alan hikaye firmalarımız Tetkik OSGB – Tetkik Danışmanlık tarafından sosyal sorumluluğumuz olan çocuklarımızı bilgilendirmek, okumaya, çalışmaya, doğal hayata heveslendirmek ülkemize ve geleceğimize yararlı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak maksadı ile yayınlanmıştır.

Dr Mustafa KEBAT

Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz. Varsa hatalarımızı bildirmeniz daha faydalı olmamıza desteğiniz bizim için çok değerli.

Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Doğal Yaşayın

Doğal Beslenin

Aklınıza Mukayet Olun

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir.

Ayrıca, sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir iş güvenliği uzmanının, ilgili mühendisin ya da teknik ekibin yetki ve kararlarının yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, çalışma sahanız içerisindeki tehlike – risk belirlemesi ya da mevcut işleyişin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla firmanızın işleyişine müdahil olma ya da sorumlularınızın vereceği kararların yerine tutması olarak değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

⭐️⭐️⭐️⭐️

Daha Fazla

Kırmızı Nehirdeki Sır – Küçük Gençlere

Hatice öğretmenin sınıfı, her zamanki gibi cıvıl cıvıldı.
Ama bu seferki cıvıltı biraz farklıydı.
Sanki herkesin kafasında aynı anda onlarca soru uçuşuyordu.

Tibet, sırasına oturmuş, kalemini ağzına götürmüş düşünüyordu.
Elif defterinin kenarına küçük kalpler çiziyor ama gözleri tahtadaydı.
Asya, her zamanki gibi elini kaldırmak için sabırsızlanıyordu.
Defne Ebrar ile Nilda fısıldaşıyor, Mercan camdan dışarı bakarken “acaba?” diye içinden geçiriyordu.
Çınar sandalyesinde öne arkaya sallanıyor, Mehmet Atlas sıranın altındaki çantasını karıştırıyordu.
Eylül, Mila ve Zehra yan yana oturmuş, konunun nereye gideceğini merak ediyordu.
Kıvanç, Yaman ve Can arka sırada sessizce konuşuyordu.
Defne Yaz ile Ela K ve Ela Y defterlerini açmıştı.
Aziz, Ali, Atlas ve Ege ise çoktan sorularını hazırlamış gibiydi.

Hatice öğretmen tahtaya büyük harflerle şunu yazdı:

“KAN VE VÜCUDUMUZ”

Sonra sınıfa döndü.

— Çocuklar, daha önce okuduğumuz bazı hikayelerde kanın vücudumuzda neler yaptığını öğrenmiştik. Bugün ise sizden gelen sorulara bakacağız, dedi.

Tam o sırada Ege elini kaldırdı.
Ama öyle sıradan bir kaldırma değildi.
Dirseği neredeyse havaya fırlayacaktı.

— Hatice öğretmenim, ben çok merak ediyorum ve aklımdan çıkmıyor, dedi.
— Kanın içinde hemoglobin diye bir şey varmış. Herkes bunun çok önemli olduğunu söylüyor ama kimse neden bu kadar önemli olduğunu tam anlatmıyor.

Sınıfta bir anda sessizlik oldu.

Bu sessizlik uzun sürmedi.

— Ben de merak ediyorum! dedi Zehra.
— Eğer bu kadar önemliyse, hemoglobinin içinde özel bir şey mi saklı? diye sordu Mila.

— Öğretmenim, dedi Yaman,
— Hemoglobin olmazsa kan yine kan olur mu, yoksa bambaşka bir şey mi olur?

Ela K düşünceli bir sesle konuştu:

— Ben de şunu merak ediyorum, hemoglobin sadece kanda mı var, yoksa vücudun başka yerlerinde de gizli gizli dolaşıyor olabilir mi?

Bu sefer Çınar dayanamayıp araya girdi:

— Ve öğretmenim, eğer hemoglobin bu kadar önemliyse, neden biz onu hiç görmüyoruz?

Sorular peş peşe gelmeye başlamıştı.

Asya uzun bir nefes aldı ve oldukça uzun bir cümleyle konuştu:

— Hatice öğretmenim, ben şunu merak ediyorum, hemoglobin oksijen taşıyormuş ama oksijen görünmeyen bir şey olduğu için ben kafamda canlandıramıyorum, acaba oksijenle hemoglobin nasıl anlaşabiliyor, birbirlerini nereden tanıyorlar?

Hatice öğretmen, gülümsedi.
Bu, çocukların çok iyi tanıdığı bir gülümsemeydi.

Bu gülümseme genelde tek bir anlama gelirdi.

Hatice öğretmen masasının çekmecesini açtı.
İçinden küçük, eski görünümlü bir zil çıkardı.

— Çocuklar, dedi,
— Sanırım bugün yine birine ihtiyacımız var.

Sınıf hep bir ağızdan bağırdı:

SİHİRLİ PROFESÖR!

Hatice öğretmen zili üç kez çaldı.

Dırrr… Dırrr… Dırrr…

Önce hiçbir şey olmadı.
Sonra sınıfın ortasında hafif bir rüzgâr esti.
Tahtadaki yazılar titredi.
Perdeler kıpırdadı.

Ve bir anda…

Pof!

Rengârenk bir dumanın içinden uzun beyaz sakallı, mor cüppeli, gözlüklerinin camı yıldız gibi parlayan biri çıktı.

— Merhaba Hatice öğretmen, dedi neşeyle.
— Ve merhaba meraklı bilim kâşifleri!

Çocuklar sevinçle alkışladı.

— Profesör! diye bağırdı Mercan.
— Bu sefer nereye gideceğiz?

Sihirli Profesör göz kırptı.

— Bu sefer, dedi,
kırmızı bir nehrin içine gideceğiz.

— Nehiiiiir? diye bağırdı Kıvanç.

— Evet, dedi Profesör,
— Ama bu sıradan bir nehir değil. Bu nehir, hepinizin içinde durmadan akan bir nehir.

Hatice öğretmen söze girdi:

— Çocuklar, Profesör bizi insan vücudunun içine götürecek.
— Bugünkü yolculuğumuzun konusu: Hemoglobin.

— Yaşasın! dedi Atlas.
— Ama öğretmenim, vücudun içine girersek kaybolur muyuz?

Sihirli Profesör kahkaha attı.

— Merak etmeyin, dedi.
— Hepinizin cebine dönüş bileti koyacağım.

Elini salladı.
Her çocuğun cebinde küçük, parlayan kırmızı bir kart belirdi.

— Bu kartlar, dedi Profesör,
— sizi sınıfa geri getirecek.

Sonra elini bir kez daha salladı.

Sınıf bir anda küçülmeye başladı.

Ama aslında küçülen sınıf değildi.
Büyüyen çocuklardı.

Ya da belki…
Vücudun içine girecek kadar minicik olmuşlardı.

Bir anda kendilerini devasa, kırmızı bir tünelin içinde buldular.

— Burası neresi? diye sordu Nilda, sesi biraz titreyerek.

— Burası, dedi Sihirli Profesör,
bir kan damarı.

Etraflarından kırmızı yuvarlaklar akıp gidiyordu.

— Bunlar ne? diye sordu Defne Yaz, uzun uzun bakarak.

— Bunlar, dedi Profesör,
alyuvarlar, yani kırmızı kan hücreleri.

Eylül heyecanla bağırdı:

— Ama öğretmenim, bunlar kocaman! Normalde bu kadar büyük değillerdi!

Hatice öğretmen gülümsedi:

— Çünkü siz şu anda çok küçüksünüz, dedi.
— O yüzden her şey size dev gibi görünüyor.

Bir alyuvar yanlarından geçerken durdu.

— Merhaba! dedi neşeli bir sesle.

Çocuklar şaşkınlıkla birbirlerine baktı.

— Alyuvarlar konuşabiliyor mu? diye sordu Can.

— Sihirli yolculuklarda, dedi Profesör,
— her şey konuşabilir.

Alyuvar göğsünü kabarttı:

— Ben bir taşıyıcıyım! dedi gururla.
— Vücudun en önemli görevlerinden birini yapıyorum.

Ali merakla yaklaştı:

— Ne taşıyorsun? dedi.

Alyuvar gülümsedi:

Oksijen.

— Ama senin içinde ne var ki oksijeni taşıyabiliyorsun? diye sordu Ela Y, uzun bir cümle kurarak.
— Çünkü sonuçta oksijen bir gaz ve gazlar elde tutulmaz.

Alyuvar bir an durdu.

Sonra göğsünü işaret etti.

— Benim içimde, dedi,
hemoglobin var.

Bir anda bütün çocuklar aynı anda konuşmaya başladı:

— İşte o!
— Hemoglobin!
— Merak ettiğimiz şey!

Sihirli Profesör elini kaldırdı.

— Sabır, dedi.
— Henüz yolculuğun başındayız.

Kırmızı nehir hızlandı.
Çocuklar, alyuvarlarla birlikte akmaya başladılar.

— Profesör, dedi Mehmet Atlas,
— hemoglobin neden bu kadar önemli, bunu gerçekten gözlerimizle görebilecek miyiz?

Sihirli Profesör ciddi bir sesle cevap verdi:

— Evet, dedi.
— Hem göreceksiniz, hem hissedeceksiniz, hem de onsuz bir vücudun nasıl zorlandığını anlayacaksınız.

Çınar yutkundu:

— Biraz korktum ama çok da meraklandım, dedi.

Profesör gülümsedi:

— Bilim, dedi,
— biraz korku, çok merak ve bolca soru demektir.

Ve kırmızı nehir, onları hemoglobinin kalbine doğru taşımaya devam etti…

Kırmızı nehir, sanki bir şarkı söylüyormuş gibi ritmik bir şekilde akıyordu.
Alyuvarlar, çocukların etrafından süzülerek geçiyor, her biri ayrı bir göreve koşuyor gibiydi.

— Profesör, dedi Defne Ebrar, etrafımıza bakarken,
— bu kadar çok alyuvar varsa ve hepsinin içinde hemoglobin bulunuyorsa, vücudumuzun içinde her an inanılmaz bir hareketlilik var demektir ve bu bana çok heyecan verici geliyor.

Sihirli Profesör başını salladı.

— Çok doğru bir tespit yaptın, dedi.
— Şu anda siz konuşurken bile milyonlarca alyuvar oksijen alıyor, bırakıyor ve yeniden görevine dönüyor.

Mercan kaşlarını çattı:

— Ama profesör, dedi,
— ben hâlâ hemoglobinin neden bu kadar özel olduğunu tam anlayamadım çünkü bir şeyin önemli olması için ya çok güçlü olması ya da kimsenin yapamadığı bir işi yapması gerekir diye düşünüyorum.

— İşte tam da bu yüzden, dedi Profesör,
— şimdi sizi hemoglobinin içine götürüyorum.

Çocuklar hep bir ağızdan:

— İÇİNE Mİ?

Profesör asasını yere vurdu.

Bir anda etraflarındaki kırmızı renk, daha koyu ve daha parlak bir hâl aldı.
Sanki bir kapının içinden geçtiler.

Ve kendilerini devasa bir yapının ortasında buldular.

— Burası neresi? diye sordu Mila, hayranlıkla etrafına bakarak.

— Burası, dedi Profesör,
bir hemoglobin molekülünün içi.

Ortada dört büyük yuvarlak yapı vardı.
Bu yapılar birbirine nazik bağlarla bağlıydı.

— Ama bu dört şey ne? diye sordu Aziz.

— Bunlar, dedi Profesör,
— hemoglobinin dört kolu gibi düşünebileceğiniz yapılar. Her biri ayrı ayrı çalışır ama birlikte harika bir ekip oluştururlar.

Atlas uzun bir cümle kurarak konuştu:

— Yani hemoglobin tek parça bir şey değil de, aslında içinde görev paylaşımı olan bir ekip gibi çalışıyorsa, bu onun neden bu kadar verimli olduğunu açıklıyor olabilir mi?

— Aynen öyle, dedi Profesör memnuniyetle.

Tam o sırada yuvarlak yapılardan biri konuştu:

— Merhaba çocuklar! Ben Heme!

Çocuklar irkildi.

— Bir dakika, dedi Can,
— hemoglobinin içindeki parçalar da mı konuşuyor?

— Bugün evet, dedi Profesör gülümseyerek.

Heme gururla devam etti:

— Benim en önemli özelliğim, içimde demir taşımam.

— Demir mi? diye bağırdı Eylül.
— Yani bizim yediğimiz demir mi?

— Evet, dedi Heme,
— ama bu öyle sıradan bir demir değil.

Zehra dikkatle sordu:

— Peki bu demir ne işe yarıyor, yani hemoglobin demirsiz olamaz mı, çünkü eğer olabilirse bu kadar önemli olmasının sebebi demir olmayabilir diye düşünüyorum?

Heme ciddileşti.

— Olmaz, dedi.
— Demir olmadan ben oksijeni tutamam.

— Nasıl yani? diye sordu Ali.
— Oksijen kaçıp mı gider?

— Aynen öyle, dedi Heme.
— Oksijen çok hareketlidir, sabit durmaz. Onu tutacak bir şey gerekir.

Sihirli Profesör araya girdi:

— Demiri bir mıknatıs gibi düşünebilirsiniz, dedi.
— Oksijen demire çok özel bir şekilde bağlanır.

Kıvanç merakla yaklaştı:

— Ama profesör, dedi,
— mıknatıslar metali çeker, oksijen metal değil ki, bu nasıl oluyor?

Profesör gülümsedi.

— Çok güzel bir soru, dedi.
— Bu, bilimde “kimyasal bağ” dediğimiz özel bir ilişki.

Heme söze girdi:

— Ben oksijeni zorla tutmam, dedi.
— Ona zarar vermem. Sadece yolculuk boyunca yanında olurum.

Bu sırada minik mavi baloncuklar gelmeye başladı.

— Onlar da ne? diye sordu Nilda.

— Onlar oksijen molekülleri, dedi Profesör.

Bir oksijen baloncuğu konuştu:

— Merhaba! dedi neşeyle.
— Akciğerden geliyorum ve vücudun her yerine gitmek istiyorum ama tek başıma gidemem.

— Neden? diye sordu Defne Yaz.

Oksijen cevap verdi:

— Çünkü ben tek başıma suda çözünemem ve kanda uzun süre duramam. Bir taşıyıcıya ihtiyacım var.

Heme elini kaldırdı:

— Ben buradayım!

Oksijen Heme’ye yaklaştı ve pıt diye tutundu.

— Vay canına! dedi Mila.
— Gerçekten mıknatıs gibi oldu!

Sihirli Profesör başını salladı:

— İşte çocuklar, dedi,
— hemoglobinin içindeki demirin önemi burada.

Asya uzun bir cümleyle konuştu:

— Yani eğer vücudumuzda yeterince demir olmazsa, hemoglobin oksijeni tutamayacak ve oksijen hücrelere ulaşamayacak, bu da bizim çabuk yorulmamıza neden olacak, doğru mu anladım?

— Mükemmel anladın, dedi Profesör.

Tam o sırada bir hemoglobin iç çekti:

— Benim içimde yeterince demir yok…

Çocuklar döndü.

— Ne demek istiyorsun? diye sordu Mehmet Atlas.

— Demir eksikliği, dedi hemoglobin üzgün bir sesle.
— Oksijen geliyor ama tutamıyorum.

Bir oksijen baloncuğu kayıp gitti.

— Aa! diye bağırdı Ege.
— Kaçtı!

— İşte bu durumda, dedi Profesör,
— vücut hücreleri oksijensiz kalır.

— Hücreler oksijensiz kalınca ne olur? diye sordu Ela K, uzun bir nefes alarak.

Profesör ciddiyetle cevap verdi:

— Hücreler enerji üretemez, dedi.
— Enerji olmayınca kaslar çabuk yorulur, beyin dikkatini toplayamaz ve insan kendini halsiz hisseder.

Yaman düşünceli bir sesle konuştu:

— Yani bir çocuk derste sürekli uykuluysa, hemen “tembel” demek yerine, acaba vücudunda hemoglobin yeterince oksijen taşıyor mu diye düşünmek daha doğru olabilir.

Hatice öğretmen gururla gülümsedi:

— İşte bilim böyle empati kazandırır, dedi.

Bu sırada kırmızı nehir yavaşladı.

— Şimdi, dedi Profesör,
— sizi oksijenin bırakıldığı yere götürüyorum.

— Nereye? diye sordu Can.

Kaslara, dedi Profesör.

Ve yolculuk devam etti…

Kırmızı nehir yavaşladı.
Alyuvarlar artık acele etmiyor, sanki bir durağa yaklaşır gibi dikkatli ilerliyordu.

— Profesör, dedi Defne Yaz,
— az önce oksijenin bırakılacağı yerin kaslar olduğunu söylemiştiniz ama kaslar benim bildiğim kadarıyla sadece hareket etmemizi sağlıyor, peki oksijenle ne ilgileri var?

Sihirli Profesör gülümsedi.

— Çok yerinde bir soru, dedi.
— Kaslar yalnızca hareket etmez, aynı zamanda çok fazla enerji harcar.

Tam o sırada çevrelerindeki manzara değişti.
Kırmızı nehir daraldı ve etrafında ip gibi uzanan lifler belirdi.

— Burası neresi? diye sordu Mila, hayranlıkla bakarak.

— Burası, dedi Profesör,
bir kas dokusunun içi.

Kas liflerinden biri konuştu:

— Hoş geldiniz! dedi tok bir sesle.
— Ben bir kas hücresiyim ve şu anda çalışmaya hazırım ama…

— Ama ne? diye sordu Eylül.

Kas hücresi derin bir nefes alır gibi yaptı:

— Ama oksijenim yoksa, uzun süre çalışamam.

Ali merakla yaklaştı:

— Yani oksijen olmadan kaslar hiç çalışamaz mı, yoksa sadece daha mı çabuk yorulurlar?

Kas hücresi cevap verdi:

— Çalışabilirler, dedi,
— ama bu, kısa sürede tükenmemize neden olur.

Sihirli Profesör elini salladı.
Bir anda kas hücresinin içinde küçük kapılar açıldı.

— Bunlar ne? diye sordu Atlas.

— Bunlar, dedi Profesör,
— hücrenin enerji fabrikaları, yani mitokondriler.

— Enerji fabrikası mı? diye bağırdı Çınar.
— Hücrelerin içinde fabrika mı var?

— Evet, dedi Profesör.
— Ve bu fabrikalar oksijen olmadan düzgün çalışamaz.

Tam o sırada hemoglobinle bağlı bir oksijen molekülü kas hücresine yaklaştı.

— İşte geldik! dedi oksijen neşeyle.
— Yolculuk biraz uzun sürdü ama buradayım.

Heme nazikçe konuştu:

— Artık seni bırakma zamanı.

— Neden? diye sordu oksijen.

— Çünkü burası senin en çok işe yaradığın yer, dedi Heme.

Pıt.

Oksijen hemoglobinden ayrıldı.

— Vay canına, dedi Zehra,
— gerçekten bırakıyor.

Kas hücresi sevinçle bağırdı:

— Oh! Tam zamanında geldin!

— Oksijen gelince ne oluyor? diye sordu Ela K, uzun bir cümle kurarak.
— Yani oksijen geldi diye enerji bir anda mı ortaya çıkıyor, yoksa başka şeyler de gerekiyor?

Profesör başını salladı.

— Harika bir soru, dedi.
— Oksijen tek başına enerji değildir ama enerjinin kilidini açan anahtardır.

Mitokondrilerden biri konuştu:

— Ben anlatabilirim! dedi heyecanla.
— Ben bir mitokondriyim ve besinlerden enerji üretirim.

— Nasıl yani? diye sordu Can.
— Biz yemek yiyoruz, sen enerji mi yapıyorsun?

— Evet, dedi mitokondri.
— Yediğiniz besinleri küçük parçalara ayırırım ama oksijen yoksa bu işi tam yapamam.

Asya düşünceli bir şekilde konuştu:

— Yani oksijen olmazsa besinlerimiz boşa mı gider, çünkü enerjiye dönüşemezler?

— Aynen öyle, dedi Profesör.

Bir anda kas hücresi titredi.

— Ne oldu? diye sordu Nilda endişeyle.

Kas hücresi cevap verdi:

— Uzun süredir oksijen gelmezse, dedi,
— kaslar ağrır, yanar ve çabuk yorulur.

— Spor yaparken hissettiğimiz yanma bu mu? diye sordu Kıvanç.

— Evet, dedi Profesör.
— O his, kasların oksijen beklediğinin bir işaretidir.

Hatice öğretmen araya girdi:

— Çocuklar, bu yüzden spor yapanların düzenli nefes alması çok önemlidir.

Yaman uzun bir cümleyle konuştu:

— Yani bir insan hızlı hızlı ama düzensiz nefes alırsa, aslında kaslarına yeterince oksijen gönderemeyebilir ve bu da performansını düşürür, doğru mu?

— Çok doğru, dedi Profesör.

Bu sırada bir kas hücresi üzgün bir sesle konuştu:

— Ama bazen oksijen gelse bile yetmiyor…

— Neden? diye sordu Defne Ebrar.

Kas hücresi cevap verdi:

— Çünkü bazen hemoglobin sayısı az oluyor.

— Yani kansızlık? diye sordu Mercan.

— Evet, dedi Profesör.
— Kansızlıkta hemoglobin azdır ve oksijen taşınamaz.

Mehmet Atlas ciddi bir sesle sordu:

— Bu yüzden mi bazı insanlar merdiven çıkarken hemen nefes nefese kalıyor, çünkü kaslarına yeterince oksijen ulaşmıyor olabilir?

— Evet, dedi Profesör.
— Ve bu durum sadece kasları değil, beyni de etkiler.

— Beyni mi? diye bağırdı Mila.

— Evet, dedi Profesör.
— Şimdi sizi beynin içine götürüyorum.

— Daha da mı ilginç olacak? diye sordu Çınar heyecanla.

— Kesinlikle, dedi Profesör.

Asasını salladı.

Bir anda ortam değişti.
Etrafları ışıl ışıl, kıvrımlı yollarla dolu bir yer oldu.

— Burası neresi? diye sordu Ela Y.

— Burası, dedi Profesör,
beyin.

Bir sinir hücresi konuştu:

— Merhaba! dedi hızlı bir sesle.
— Düşünmek için oksijene ihtiyacım var!

— Düşünmek için mi? diye sordu Ali.

— Evet, dedi sinir hücresi.
— Oksijen olmazsa yavaşlarım.

Zehra uzun bir cümleyle konuştu:

— Yani bir çocuk derste dikkatini toparlayamıyorsa, bunun sebebi her zaman ilgisizlik olmayabilir, beynine yeterince oksijen gitmiyor olabilir mi?

Hatice öğretmen başını salladı:

— İşte bu yüzden sağlık bilgisi çok önemlidir, dedi.

Bir sinir hücresi iç çekti:

— Hemoglobin az olduğunda, dedi,
— mesajları geç gönderirim.

— Bu da unutkanlık yapar mı? diye sordu Eylül.

— Evet, dedi sinir hücresi.

Sihirli Profesör sınıfa döndü:

— Şimdi, dedi,
— size önemli bir soru soruyorum.

Herkes dikkat kesildi.

— Hemoglobin sadece oksijen taşırsa mı önemlidir, yoksa oksijen taşımadığı zamanlarda da önemli midir?

Çocuklar düşündü.

Asya elini kaldırdı:

— Bence hemoglobin sadece taşıyıcı değil, aynı zamanda oksijenin ne zaman bırakılacağını da bilen akıllı bir sistem gibi çalışıyor.

— Çok güzel, dedi Profesör.

Atlas ekledi:

— Ayrıca hemoglobin olmazsa oksijen kanda çözünemezdi ve biz ne kaslarımızı ne de beynimizi verimli kullanabilirdik.

— Harika, dedi Profesör.

Tam o sırada dönüş kartları parlamaya başladı.

— Sanırım, dedi Hatice öğretmen,
— dönüş vakti yaklaşıyor.

— Ama daha öğrenecek çok şey var! dedi Ege.

Sihirli Profesör gülümsedi:

— Merak etmeyin, dedi.
— Henüz yolculuk bitmedi.

Ve çocuklar yeniden kırmızı nehirde süzülmeye başladı…

Kırmızı nehir bu kez eskisi kadar canlı görünmüyordu.
Alyuvarlar hâlâ akıyordu ama sanki bazıları daha solgun, daha yavaş gibiydi.

— Profesör, dedi Defne Yaz, çevresine dikkatle bakarak,
— bana sanki bu bölümde kan biraz yorgunmuş gibi geliyor ve bu his boşuna değilmiş gibi hissediyorum.

Sihirli Profesör başını salladı.

— Çok iyi gözlem, dedi.
— Şu anda hemoglobini az olan bir vücudun içindeyiz.

— Yani kansızlık mı? diye sordu Mercan.

— Evet, dedi Profesör.
— Ama çoğu zaman insanlar kansız olduklarını hemen fark etmezler.

Tam o sırada yanlarından geçen bir alyuvar durdu.
Rengi diğerlerine göre daha açıktı.

— Merhaba, dedi halsiz bir sesle.
— Ben görevimi yapmaya çalışıyorum ama biraz zorlanıyorum.

Eylül endişeyle sordu:

— Neden zorlanıyorsun, yani sen de diğer alyuvarlar gibi oksijen taşımıyorsun ama sanırım taşıdığın oksijen miktarı daha az gibi görünüyor?

Alyuvar iç çekti:

— Çünkü içimdeki hemoglobin az, dedi.
— Hemoglobin az olunca oksijen alacak yerim de az oluyor.

Zehra uzun bir cümleyle konuştu:

— Yani aslında sen var oluyorsun ama görevini tam yapamadığın için vücudun bazı yerleri oksijensiz kalıyor ve bu durum hemen fark edilmese bile zamanla sorunlara yol açıyor, doğru mu anladım?

— Evet, dedi alyuvar.
— Tam olarak böyle.

Bu sırada bir kas hücresi yanlarına yaklaştı.
Biraz üzgün görünüyordu.

— Merhaba, dedi kas hücresi.
— Ben son zamanlarda çok çabuk yoruluyorum.

Kıvanç merakla sordu:

— Peki sen yorulduğunu nasıl anlıyorsun, yani bir kas hücresi yorulduğunu hissedebiliyor mu?

Kas hücresi cevap verdi:

— Elbette, dedi.
— Oksijenim azalınca enerji üretimim düşüyor ve bu da benim eskisi kadar güçlü kasılamamama neden oluyor.

— Bu yüzden mi insanlar bazen “hiçbir şey yapmadım ama çok yoruldum” diyor? diye sordu Ali.

— Evet, dedi Profesör.
— Çünkü sorun bazen hareket eksikliği değil, oksijen eksikliğidir.

Bu sırada bir sinir hücresi konuştu:

— Ben de bir şey söylemek istiyorum.

— Tabii, dedi Hatice öğretmen.

Sinir hücresi derin bir nefes alır gibi yaptı:

— Hemoglobin az olduğunda, dedi,
— düşüncelerim yavaşlıyor, dikkatim dağılıyor ve bazen mesajları yanlış gönderiyorum.

Asya dikkatle dinledikten sonra uzun bir cümle kurdu:

— Yani bir çocuk derste dikkatini toplayamıyorsa, sürekli dalıyorsa ve çabuk unutuyorsa, bunun sebebi sadece isteksizlik olmayabilir, beynine yeterince oksijen gitmediği için böyle hissediyor olabilir mi?

— Evet, dedi Profesör.
— Bu yüzden sağlık ve öğrenme birbirinden ayrı düşünülemez.

Bir anda ortam biraz karardı.

— Ne oluyor? diye sordu Nilda endişeyle.

— Şimdi, dedi Profesör,
— kansızlığın sessiz mesajlarını göreceksiniz.

Bir ekran belirdi.

Ekranda bir çocuk vardı.
Merdiven çıkıyordu.
Ama çabuk nefes nefese kalıyordu.

— Bu çocuk tembel mi? diye sordu Çınar.

Hatice öğretmen başını salladı:

— Hayır, dedi.
— Vücudu yeterince oksijen alamıyor olabilir.

Ekran değişti.

Bir başka çocuk sınıfta oturuyordu.
Gözleri dalgın, başı biraz öne eğikti.

— Bu çocuk dersle ilgilenmiyor gibi görünüyor, dedi Ela Y.

— Ama gerçekte, dedi Profesör,
— beyni oksijen bekliyor olabilir.

Ege düşünceli bir sesle konuştu:

— Yani biz dışarıdan gördüğümüz davranışlara bakarak hemen karar verirsek, aslında vücudun gönderdiği gizli mesajları kaçırabiliriz.

— İşte bilimsel bakış açısı tam olarak budur, dedi Hatice öğretmen.

Bu sırada alyuvar yeniden konuştu:

— Kansızlık birden ortaya çıkmaz, dedi.
— Yavaş yavaş gelişir.

— Neden? diye sordu Mila.

— Çünkü demir depoları önce azalır, dedi Profesör.
— Sonra hemoglobin düşer.

Defne Ebrar uzun bir cümleyle sordu:

— Yani vücut önce idare etmeye çalışır ama bir noktadan sonra artık oksijen taşıma kapasitesi düşer ve belirtiler ortaya çıkar, bu yüzden insanlar bazen “neden böyle hissediyorum” diye şaşırır, doğru mu?

— Kesinlikle doğru, dedi Profesör.

Bir anda küçük bir ışık belirdi.

— Bu ne? diye sordu Can.

— Bu, dedi Profesör,
— vücudun yardım çağrısıdır.

— Nasıl yani? diye sordu Atlas.

— Halsizlik, baş dönmesi, çabuk yorulma, dikkat dağınıklığı…
— Bunların hepsi vücudun “oksijene ihtiyacım var” demesidir.

Hatice öğretmen sınıfa döndü:

— Çocuklar, bu yüzden kendimizi ve başkalarını hemen yargılamak yerine, “Acaba vücudu ne anlatmaya çalışıyor?” diye düşünmeliyiz.

Zehra başını salladı:

— Bence bu çok önemli çünkü bazen bir arkadaşımızın davranışının arkasında bizim bilmediğimiz bir sağlık durumu olabilir.

— Çok doğru, dedi Hatice öğretmen.

Sihirli Profesör asasını kaldırdı:

— Şimdi, dedi,
— size çok önemli bir şey göstereceğim.

— Nedir? diye sordular hep birlikte.

— Hemoglobini korumanın yolları.

Bir anda etraflarındaki ortam değişmeye başladı.
Kırmızı nehir yerini bir sofraya bıraktı.

— Bir sonraki durak, dedi Profesör,
günlük hayat.

Kırmızı nehir tamamen kaybolduğunda çocuklar bir an şaşırdı.
Ayaklarının altında artık yumuşak bir zemin vardı.
Etraflarında masa, sandalye, tabaklar ve rengârenk yiyecekler bulunuyordu.

— Profesör, dedi Mercan, etrafına bakarak,
— sanki bir mutfağın ya da yemek masasının içindeyiz ama az önce kasların ve beynin içindeydik, bu geçiş beni biraz şaşırttı.

Sihirli Profesör gülümsedi.

— Şaşırman çok normal, dedi.
— Çünkü hemoglobin sadece vücudun içinde değil, günlük hayatımızda aldığımız kararlarla da ilgilidir.

Masadaki yiyecekler yavaş yavaş canlanmaya başladı.

Bir tabak konuştu:

— Merhaba çocuklar!

— Tabak mı konuştu? diye fısıldadı Mila.

— Bugün evet, dedi Profesör.

Tabakta ıspanak, mercimek, nohut ve kırmızı et vardı.

— Biz, dedi tabak gururla,
demir açısından zengin besinleriz.

Asya dikkatle sordu:

— Yani sizi yediğimizde içimizdeki hemoglobine demir mi gönderiyoruz ve bu sayede oksijen taşıma kapasitesi artıyor mu?

— Aynen öyle, dedi tabak.

Bir portakal yuvarlanarak öne çıktı.

— Ama tek başıma demir yetmez! dedi portakal.
— Ben olmadan demirin işi zor.

— Neden? diye sordu Ege.

Portakal cevap verdi:

— Çünkü ben C vitaminiyim ve demirin vücutta daha iyi emilmesini sağlarım.

Ela K uzun bir cümleyle konuştu:

— Yani eğer bir insan demir içeren bir besini C vitaminiyle birlikte yerse, vücudu demiri daha iyi kullanabilir ve bu da hemoglobinin daha güçlü olmasına yardımcı olur, doğru mu?

— Mükemmel özet, dedi Profesör.

Bu sırada bir bardak süt konuştu:

— Ben de bir şey söylemek istiyorum.

— Tabii, dedi Hatice öğretmen.

— Beni yanlış zamanda içerseniz, dedi süt,
— demirin emilimini biraz zorlaştırabilirim.

Çocuklar şaşkınlıkla baktı.

— Nasıl yani? diye sordu Çınar.

— Yani, dedi Profesör,
— her sağlıklı besin her zaman birlikte tüketilmez.
— Zamanlama da önemlidir.

Mehmet Atlas düşünceli bir şekilde konuştu:

— Yani aslında sağlıklı olmak, sadece ne yediğimizle değil, neyi ne zaman ve neyle birlikte yediğimizle de ilgili karmaşık bir denge işi gibi görünüyor.

— Çok doğru, dedi Hatice öğretmen.

Bir anda ortam değişti.
Bu kez geniş bir parkın içindeydiler.

— Şimdi neredeyiz? diye sordu Defne Yaz.

— Şimdi, dedi Profesör,
hareketin ve nefesin olduğu yerdeyiz.

Bir akciğer balonu şişip indi.

— Merhaba! dedi neşeyle.
— Ben oksijen deposuyum.

Yaman uzun bir cümleyle sordu:

— Eğer biz gün içinde hiç hareket etmezsek ve hep kapalı ortamlarda durursak, akciğerlerimiz yeterince çalışamaz ve bu da dolaylı olarak hemoglobinin taşıyacağı oksijen miktarını azaltabilir mi?

— Evet, dedi Profesör.
— Hareket, nefesi derinleştirir.

Bir koşu bandı konuştu:

— Koşmak şart değil! dedi.
— Yürümek, oynamak, zıplamak da olur.

Zehra gülümsedi:

— Yani bahçede oyun oynamak bile hemoglobine yardım ediyorsa, bu beni çok mutlu ediyor çünkü bu, sağlıklı olmanın sıkıcı olmak zorunda olmadığı anlamına geliyor.

— Kesinlikle, dedi Hatice öğretmen.

Bu sırada bir çocuk silueti belirdi.
Derin nefes alıyordu.

— Bu ne? diye sordu Nilda.

— Bu, dedi Profesör,
doğru nefes alma.

Bir akciğer hücresi konuştu:

— Hızlı ve yüzeysel nefes yerine,
— yavaş ve derin nefes aldığınızda oksijen daha iyi emilir.

Ali uzun bir cümleyle konuştu:

— Yani bir insan çok heyecanlandığında ya da stresli olduğunda nefesi düzensizleşirse, aslında vücuduna yeterince oksijen gönderemeyebilir ve bu da hem bedensel hem zihinsel yorgunluğa neden olabilir.

— Evet, dedi Profesör.
— Nefes, sandığımızdan çok daha güçlüdür.

Hatice öğretmen çocuklara döndü:

— O zaman şimdi size bir soru, dedi.
— Hemoglobini güçlü tutmak için neler yapabiliriz?

Ege elini kaldırdı:

— Demirden zengin besinler yiyebiliriz.

Mila ekledi:

— C vitaminiyle birlikte yemeye dikkat edebiliriz.

Kıvanç devam etti:

— Hareket edebilir, oyun oynayabiliriz.

Asya uzun bir cümleyle tamamladı:

— Ve bence en önemlisi, kendimizi ya da başkalarını hemen etiketlemek yerine, vücudumuzun verdiği sinyalleri dinleyerek hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımıza bütüncül bir şekilde yaklaşmalıyız.

Sihirli Profesör alkışladı.

— İşte bu, dedi.
— Bilgi, davranışa dönüşürse gerçekten işe yarar.

Bir anda dönüş kartları yeniden parladı.

— Sanırım, dedi Hatice öğretmen,
— artık sınıfa dönme zamanı yaklaştı.

— Ama profesör, dedi Can,
— hemoglobinin hikâyesi bitti mi?

Sihirli Profesör gülümsedi.

— Hayır, dedi.
— Son bir bölüm daha var.

— Ne hakkında? diye sordular.

Hatırlamak, dedi Profesör.
— Öğrendiklerinizi birleştirmek.

Ve her şey ışıkla kaplandı…

Parlak ışık yavaş yavaş azaldığında çocuklar gözlerini kapattı.
Ayaklarının altındaki zemin yeniden sertleşti.
Tanıdık bir sessizlik vardı.

— Sanırım… sınıftayız, dedi Mercan gözlerini aralayarak.

Gerçekten de Hatice öğretmenin sınıfındaydılar.
Tahta, sıralar, pencereden süzülen gün ışığı…
Her şey yerli yerindeydi.

Ama çocuklar aynı değildi.

Sihirli Profesör sınıfın ortasında duruyordu.
Bu kez sesi daha sakindi.

— Yolculuk bitti, dedi.
— Ama bilgi yolculuğu bitmez.

Çocuklar sıralarına oturdu.
Herkes biraz sessizdi.
Sanki herkes, öğrendiklerini kafasında yeniden dolaştırıyordu.

Hatice öğretmen tahtaya büyük bir daire çizdi.
Ortaya tek kelime yazdı:

HEMOGLOBİN

— Şimdi, dedi,
— bu kelime sizin için ne ifade ediyor, birlikte konuşalım.

Ege elini kaldırdı.
Bu sefer sesi daha sakindi ama daha kararlıydı.

— Benim için hemoglobin, dedi,
— oksijenin vücudun her yerine güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlayan çok akıllı bir taşıyıcıyı ifade ediyor.

Hatice öğretmen başını salladı.

— Çok güzel.

Zehra söze girdi.
Uzun ve dikkatli bir cümle kurdu:

— Ben artık hemoglobini sadece kanda bulunan bir madde olarak değil, kaslarımızın çalışmasından beynimizin düşünmesine kadar birçok şeyin arkasında sessizce çalışan ama çok önemli bir yardımcı olarak görüyorum.

— Harika bir bakış açısı, dedi Hatice öğretmen.

Asya elini kaldırdı:

— Bence hemoglobin, vücudun bize fark ettirmeden yürüttüğü büyük bir organizasyonun merkezinde yer alıyor ve biz yeterince demir almadığımızda ya da nefesimize dikkat etmediğimizde bu organizasyonun aksadığını anlıyoruz.

Sihirli Profesör gülümsedi.

— Bilgi, dedi,
— farkındalıkla birleştiğinde güçlenir.

Bu kez Çınar konuştu:

— Ben en çok şuna şaşırdım, dedi,
— birinin yorgun ya da dalgın görünmesinin her zaman isteksizlik anlamına gelmeyebileceğini ve bazen bunun arkasında hemoglobinin oksijeni yeterince taşıyamaması gibi görünmeyen bir sebep olabileceğini öğrenmek beni çok düşündürdü.

Hatice öğretmen derin bir nefes aldı.

— İşte bu, dedi.
— Bilimin kalbe dokunduğu yer burasıdır.

Mila söz aldı:

— Ben de artık bir arkadaşım derste dalgın olduğunda, hemen “neden dinlemiyor” diye düşünmek yerine, acaba uykusuz mu, yeterince beslenmiş mi, nefesi düzgün mü diye daha geniş bir açıdan bakmam gerektiğini anladım.

— Empati, dedi Profesör,
— bilginin en güzel sonucudur.

Bu sırada Mehmet Atlas elini kaldırdı.

— Öğretmenim, dedi,
— ben hemoglobinin demirle olan ilişkisini çok ilginç buldum çünkü demirin sadece bir metal olmadığını, vücudumuzda oksijeni tutan çok özel bir görev üstlendiğini görmek, yediğimiz yemeklere bakışımı değiştirdi.

— Bu da çok önemli bir kazanım, dedi Hatice öğretmen.

Ela K düşünceli bir şekilde konuştu:

— Yani artık bir tabak yemeğe baktığımda, sadece “tok olur muyum” diye değil, “bu yemek vücuduma nasıl bir katkı sağlar, hemoglobini destekler mi” diye de düşüneceğimi fark ettim.

Defne Yaz ekledi:

— Ben de nefesin bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum, yani doğru nefes almanın sadece sporcular için değil, ders çalışırken bile beynimize oksijen göndermek açısından önemli olduğunu öğrenmek beni şaşırttı.

Yaman söz aldı:

— Bence bu yolculuk, sağlıklı olmanın tek bir şeyle değil, beslenme, hareket, nefes ve dikkat gibi birçok küçük ama önemli davranışın birleşimiyle mümkün olduğunu gösterdi.

Sihirli Profesör alkışladı.

— Eğer bir gün, dedi,
— “Neden böyle hissediyorum?” diye sorarsanız,
— belki cevabın bir kısmı hemoglobindedir.

Eylül elini kaldırdı:

— Profesör, dedi,
— biz sizi bir daha çağırabilecek miyiz?

Profesör gülümsedi.

— Aslında, dedi,
— beni çağırmanıza gerek yok.

Çocuklar şaşkınlıkla baktı.

— Çünkü artık, dedi Profesör,
sihir sizsiniz.

— Nasıl yani? diye sordu Nilda.

— Soru sorduğunuzda, dedi Profesör,
— gözlem yaptığınızda,
— neden–sonuç düşündüğünüzde,
— zaten benim yaptığımı yapıyorsunuz.

Sınıfta kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Ali konuştu:

— Yani biz artık kendi vücudumuzun küçük bilim insanlarıyız diyebilir miyiz?

— Kesinlikle, dedi Hatice öğretmen.

Sihirli Profesör asasını kaldırdı.
Ama bu kez duman çıkmadı.

— Gitmeden önce, dedi,
— size son bir soru soracağım.

Herkes dikkat kesildi.

— Hemoglobin neden önemlidir?

Çocuklar sırayla cevap verdi:

— Çünkü oksijen taşır.
— Çünkü enerji üretimini destekler.
— Çünkü kasların ve beynin çalışmasını sağlar.
— Çünkü eksik olursa vücut bize sinyaller gönderir.
— Çünkü sağlığımızla davranışlarımız arasında köprü kurar.

Sihirli Profesör başını salladı.

— Artık bu soru sizin için bir sır değil.

Sonra yavaşça silikleşmeye başladı.

— Hoşça kalın, dedi.
— Merak etmeye devam edin.

Ve sınıf tamamen sessiz kaldı.

Hatice öğretmen tahtaya son bir cümle yazdı:

“Vücudunu tanıyan çocuk, kendini daha iyi anlar.”

Zil çaldı.

Ama çocuklar yerlerinden hemen kalkmadı.
Herkes birbirine baktı.

Çünkü artık biliyorlardı ki…
Kanlarının içinde,
gözle görülmeyen ama hayatı taşıyan
çok önemli bir kahraman vardı.

Hemoglobin.

Dr. Mustafa KEBAT

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Sayın okuyucu,

Yukarıda yer alan hikaye firmalarımız Tetkik OSGB – Tetkik Danışmanlık tarafından sosyal sorumluluğumuz olan çocuklarımızı bilgilendirmek, okumaya, çalışmaya, doğal hayata heveslendirmek ülkemize ve geleceğimize yararlı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak maksadı ile yayınlanmıştır.

Dr Mustafa KEBAT

Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz. Varsa hatalarımızı bildirmeniz daha faydalı olmamıza desteğiniz bizim için çok değerli.

Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Doğal Yaşayın

Doğal Beslenin

Aklınıza Mukayet Olun

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir.

Ayrıca, sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir iş güvenliği uzmanının, ilgili mühendisin ya da teknik ekibin yetki ve kararlarının yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, çalışma sahanız içerisindeki tehlike – risk belirlemesi ya da mevcut işleyişin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla firmanızın işleyişine müdahil olma ya da sorumlularınızın vereceği kararların yerine tutması olarak değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

⭐️⭐️⭐️⭐️

Daha Fazla

Temiz Hava Sadece Oksijen Değildir

🌬️ 🌬️ 🌬️

Negatif İyonlar ve İnsan Sağlığı

Hepimiz dağ havasını içimize çektiğimizde, deniz kenarında yürüdüğümüzde ya da şelalenin yanında durduğumuzda kendimizi daha iyi, daha rahatlamış ve daha enerjik hissederiz.

Peki hiç düşündünüz mü, neden şehir havası bu kadar yorar da doğa bizi tazeler?

Bu sorunun cevabı büyük ölçüde negatif iyonlarda gizlidir.

☁️ ☁️ ☁️

Negatif İyon Nedir?

Negatif iyonlar, havada doğal olarak bulunan oksijen moleküllerinin fazladan bir elektrona sahip olmasıyla oluşan görünmeyen parçacıklardır.

  • Yani havadaki küçük, görünmeyen ama sağlıklı elektrik yüklü atomlardır.
  • Bu iyonlar negatif elektrik yükü taşıdığı için adına “negatif iyon” denir.
  • Ama kelime sizi yanıltmasın, bu negatiflik aslında bizim için olumlu ve sağlıklıdır.

🌿 🌿 🌿

Negatif İyonlar Nerelerde Bolca Bulunur?

Negatif iyonlar doğanın bazı yerlerinde yoğun miktarda bulunur.

Özellikle:

  • Şelaleler ve çağlayanlar,
  • Ormanlık alanlar ve dağlar,
  • Deniz kenarları ve kıyılar,
  • Gök gürültüsü ve fırtına sonrası,
  • Temiz hava sirkülasyonunun olduğu doğal alanlar,
  • Tuz mağaraları veya kaya tuzu lambaları yakınlarında.

Şehir merkezleri, kapalı binalar, klimalı ortamlar ve teknolojik cihazların yoğun olduğu yerler ise pozitif iyon doludur ve negatif iyon açısından fakirdir.

⚖️ ⚖️ ⚖️

Pozitif İyon – Negatif İyon Dengesi

Modern yaşamın içinde, evlerimizde, ofislerde ve şehirlerde pozitif iyonlar baskın hale gelmiştir. Bu durum vücudumuzda elektriksel dengesizlikler yaratır.

Pozitif iyon fazlalığı:

  • Baş ağrısı,
  • Uyku bozukluğu,
  • Gerginlik,
  • Yorgunluk,
  • Alerjik belirtiler,
  • Dikkat dağınıklığı gibi sorunlara neden olabilir.

Negatif iyonlar ise bu etkileri dengeleyen, vücudu nötralize eden, adeta bir “hava vitamini” gibidir.

🧠 🧠 🧠

Negatif İyonların Sağlığa Faydaları

1. Zihinsel Rahatlama ve Stres Azaltıcı Etki

Negatif iyonlar beyinde serotonin seviyesini dengeleyerek:

  • Ruh halini iyileştirir,
  • Depresyonu hafifletir,
  • Stresi azaltır,
  • Kaygıyı bastırır.

Bu yüzden doğada kendimizi huzurlu hissederiz.

2. Uyku Kalitesini Artırır

Negatif iyonlar melatonin hormonunun düzenli salgılanmasına yardımcı olur. Bu da:

  • Derin ve kaliteli uyku sağlar,
  • Uykuya geçişi kolaylaştırır,
  • Sabah daha dinç uyanmanızı sağlar.

3. Solunum Sistemini Temizler

Negatif iyonlar havadaki:

  • Polen,
  • Toz,
  • Sigara dumanı,
  • Bakteri ve virüs gibi zararlı parçacıkları bağlayıp ağırlaştırır.

Böylece bu zararlılar yere çökerek akciğerlere girmeden yok olur. Astım, bronşit, alerji gibi hastalıkları olanlar için oldukça faydalıdır.

4. Bağışıklık Sistemini Güçlendirir

Temiz hava ve iyon dengesi sayesinde hücrelerin oksijenlenmesi artar.

Bu da:

  • Enfeksiyonlara karşı direnç kazandırır,
  • Vücut direncini yükseltir,
  • Yorgunluk ve halsizliği azaltır.

5. Zihinsel Performansı Artırır

Negatif iyonlar sayesinde beyne daha çok oksijen gider. Bu da:

  • Konsantrasyonu artırır,
  • Dikkat süresini uzatır,
  • Unutkanlığı azaltır,
  • Zihinsel performansı yükseltir.

6. Elektromanyetik Kirliliği Azaltır

Cep telefonları, bilgisayarlar ve Wi-Fi cihazları sürekli pozitif iyon üretir. Negatif iyonlar bu dengesizliği gidererek:

  • Elektromanyetik stresten korur,
  • Hücreleri elektriksel olarak dengeler.

🧘‍♀️ 🧘‍♀️ 🧘‍♀️

Sağlığımızı Korumak İçin Neler Yapabiliriz?

1. Günde En Az 20 Dakika Doğayla Temas Kurun

  • Parkta yürüyüş yapın, ormana gidin.
  • Deniz kenarında zaman geçirin.
  • Şelale veya su kenarı en etkili yerlerden biridir.

2. Evde Hava Kalitesini Artırın

  • Hava temizleyici cihazlar (iyonizer) kullanın.
  • Doğal tuz lambaları veya aktif karbon filtreleri tercih edin.
  • Evinizi düzenli havalandırın.

3. Bitki Yetiştirin

  • Ev bitkileri (özellikle aloe vera, barış çiçeği, deve tabanı) negatif iyon yayılımına destek olur.
  • Yeşil yapraklı bitkiler havayı nemlendirir ve dengeler.

4. Sık Doğal Alanlara Kaçış Planlayın

  • Haftada 1 kez bile olsa şehirden uzaklaşıp doğayla baş başa kalmak vücudu sıfırlar.
  • Kamp yapmak, ormanda yürümek, toprakla uğraşmak iyileştirici etkilidir.

5. Elektronik Cihazlardan Uzak Kalın

  • Özellikle gece yatmadan 1 saat önce tüm elektroniklerden uzak durun.
  • Wi-Fi modeminizi gece uyurken kapatın.

6. Topraklama Yapın

  • Çıplak ayakla toprağa basmak hem topraklama hem de negatif iyon alımı açısından faydalıdır.

🧩 🧩 🧩

Sık Sorulanlar

❓ Negatif iyon almak için denize girmek etkili mi?

Evet. Deniz kıyısı, özellikle dalgalı denizler bol miktarda negatif iyon üretir. Tuzlu su da elektriği ilettiği için bu etki daha da artar.

❓ Şehirde yaşayan biri ne yapabilir?

Evinize hava temizleyici cihazlar kurabilir, ev bitkileriyle iç ortamı iyileştirebilir, balkon veya pencere kenarında doğaya yakın anlar yaratabilirsiniz.

❓ Negatif iyonlar ilaç gibi mi?

Hayır, ama ilaçsız bir destek sistemi gibidir. Ruhsal, zihinsel ve fiziksel dengeyi doğal yollarla iyileştirir.

🔚 🔚 🔚

Sonuç Olarak Hava Sadece Oksijen Değil, Enerji de Taşır

Negatif iyonlar, doğanın görünmeyen ama çok etkili koruyucularıdır. Onları soluduğumuzda vücudumuz bir tür “doğal arınma” yaşar. Daha iyi hisseder, daha iyi düşünür, daha az yoruluruz.

Her gün doğaya zaman ayırmak, aslında bedenimizin en temel ihtiyacını karşılamaktır.

Doğa sadece gözle görülen değil, solunup hissedilen bir şifadır.

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Doğal Yaşayın

Doğal Beslenin

Aklınıza Mukayet Olun

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Sayın okuyucu,

Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz.

Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Bilimsel Yazı Sevenler Devam Edebilirler

⭐️⭐️ Negatif Hava İyonları ve İnsan Sağlığı ve Hava Kalitesinin İyileştirilmesi Üzerindeki Etkileri https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC6213340/

⭐️⭐️ İyon Kanalları ve Membranların Elektriksel Özellikleri https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK26910/

⭐️⭐️ Hava iyonları ve ruh hali sonuçları: bir inceleme ve meta-analiz https://bmcpsychiatry.biomedcentral.com/articles/10.1186/1471-244X-13-29

⭐️⭐️ Negatif hava iyonlarının insan sağlığı üzerindeki biyolojik etkileri ve biyobelirteçleri belirlemek için entegre multiomikler: bir literatür taraması https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10175061/

⭐️⭐️ Küçük hava iyonlarının biyolojik etkisi https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/959834/

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir.

Ayrıca, sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir iş güvenliği uzmanının, ilgili mühendisin ya da teknik ekibin yetki ve kararlarının yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, çalışma sahanız içerisindeki tehlike – risk belirlemesi ya da mevcut işleyişin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla firmanızın işleyişine müdahil olma ya da sorumlularınızın vereceği kararların yerine tutması olarak değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

⭐️⭐️⭐️⭐️

Daha Fazla

Hava Almak mı ? Oksijen Vermek mi ?

Oksijen yaşam için elzem..

İlkokul bilgileriniz aklınıza geldiğinde havada % 21 Oksijen olduğunu hemen hatırlayacaksınız.

Lise bilgilerinize göre, “Dalton Kanununa göre bir gaz karışımı basıncı içeriğinde bulunan her bir bileşenin ayrı ayrı basınçlarının toplamıdır.” Yine aynı bilgilerinize göre, ”Atmosfer basıncı 760 mmHg

Üniversite de ilgili bir bölüm okuyan, ”Atmosfer basıncı 760 mmHg iken soluduğumuz hava içinde; %78 Azot, % 21 Oksijen, %0,97’si argon, neon, helyum ve metan gibi eser elementler, %0.03 Karbondioksit bulunduğunu biliyor.

Konumuza gelecek olursak, sağlık kuruluşlarında, ambulanslarda, revirlerde hatta bazen ”bu niye burada?” diyeceğimiz yerlerde tıbbi oksijen tüpleri görüyoruz. Ve tabi ki sağlıkçıların olduğu pekçok yerde de oksijen uygulamalarına şahit oluyoruz.

Gelelim sorulara

Hasta hava mı alacak yoksa siz oksijen mi vereceksiniz?

Hangi hastaya oksijen uygulaması yapılmalı?

Oksijen uygularken miktar nasıl ayarlanmalı?

Ne ile oksijen verilmeli?

Ne kadar süreli oksijen verilmeli?

Soruları çoğaltmak mümkün… Gelin oksijen kullanım bilgilerinizi tekrar edelim…

İşyerlerinizin Revirlerinde Oksijeni Nasıl Doğru ve Etkili Kullanabilirsiniz?

Önce Zarar Verme

Her ne kadar tıbbın felsefesi olarak söylense de aslında hayatın felsefesi olmalıdır. Önce Zarar Verme.

Yüksek konsantrasyonda oksijene maruziyetin potansiyel yan etkileri, normal fizyolojik fonksiyonlarda değişiklikler, oksijene bağlı doku hasarı / oksijen toksisitesi ve karbondioksit birikimidir.

Lakin…

Revirlerde; özel sebepleriniz ve ekipmanlarınız yoksa yüksek konsantrasyonlu oksijen vermeyeceğiniz, acil durumlarda ilk – geçici müdahale için kısa süreli kullanacağınız, uzun süreli oksijen vermeyeceğiniz için oksjien tedavisinin riski yok denecek kadar azdır.

Yine de önemli ve maalesef ihmal edilebilen bir konu olduğu için hatırlatayım; Oksijen tüplerinizi uygun bir yere muhakkak sabitleyin. Bu konuda iş güvenliği uzmanınızdan bilgi ve öneri alabilirsiniz.

Revir çalışmalarında hastaya oksijen vermeye karar verdiğiniz veya işyeri hekimi tarafından oksijen verilmesi istediğinde yapılacakları inceleyelim. (Oksijen verilmesi gerekli durumlara başka bir yazı konusudur.)

Hastanın başına geldik.

Oksijen Flowmetresi (Debimetresi)’ ni ayarlayama zamanı…

Flowmetre ile göz göze geldik. Hızla ayrıntılarına bakıyoruz.

Herhangi bir hasar sorun var mı? Yok… Devam

Gaz prizi oksijen tüpüne takılı mı? Evet… Devam

Nemlendirici şişede yeterli suyumuz var mı? Evet…Seviye ortanın üstünde… Devam

Oksijen çıkışı kanül / maske hortumuna takılı mı? Evet… Devam

Tercihen önce oksijeni açın – vermeye başlayın sonra oksijen kanülünü veya oksijen maskesini hastaya takın. Neden mi?

Çünkü

Oksijen açık değil iken taktığınızda; hasta burnunun / burun ve ağzının kapanması ile ve üstüne üstük de oksijen (hava) gelmediği endişesi ile anksiyeteye girebilir.

Bundan oksijen (hava) gelmiyor” uyarısı ile karşılaşmanız ve sizin hata yaptığınız unuttuğunuz vb gibi gereksiz ithamlara maruz kalabilirsiniz.

Bu hususlar acillerin sık yaşanılan gereksiz gerginlik sebepleridir. Tavsiyem ayrıntılara dikkat edin.

Geldik Flowmetrede son adımınıza;

Gözünüz oksijenin dakikadaki litre miktarını gösterecek üst biberondaki bilyede, eliniz de oksijenin dakikadaki litre miktarını ayarlayacağınız akış kontrol düğmesinde…

Varsayalım revirde tek sağlıkçı sizsiniz. Oksijeni ayarlayacağınız L/dk nın kararını da siz vereceksiniz..

Kafanızdan geçecekleri yazmaya çalışacağım.. Eksiklerimi siz uygulamada tamamlarsınız.

Hastaya oksijen verirken dikkat edilmesi gereken iki husus var

  1. Oksijen akış hızı
  2. Fi02

Oksijen akış hızı: Oksijen akış ölçer cihazımızda gördüğümüz sayıdır, genellikle 1-15 L/dk arasındadır.

Fi02 (Fraction of inspired oxygen)(Solunan Oksijenin Kesri): Solunan havanın oksijen yüzdesi anlamına gelir. Solunan her 100 hava molekülünün kaç tanesinin Oksijen olduğunu gösteren sayıdır. Normalde bu sayı 21 iken hastalarda bu ihtiyaç artmaktadır.

Fi – hesaplamalarımızda kullanılan “21” değeri atmosferde bulunan % 21 Oksijen den gelmektedir.

%100 Oksijen verilen bir kişi de tahmini Fi02 değeri Hesabı:  21 + (L / dk Oksijen X 4) = % değer

Örnek: 5 L/dk O2 verilen bir hasta için Fi02 = 21 + (5 x 4) = %41 = 0,41

  • Eğer oksijen akış hızını 1L/dk olarak ayarlarsanız, hastaya %100 oksijenden 1L/dk verirsiniz.
  • Eğer oksijen akış hızını 5L/dk olarak ayarlarsanız, hastaya %100 oksijenden 5L/dk verirsiniz.
  • Eğer oksijen akış hızını 10L/dk olarak ayarlarsanız, hastaya %100 oksijenden 10L/dk verirsiniz.
  • Eğer oksijen akış hızını 15L/dk olarak ayarlarsanız, hastaya %100 oksijenden 15L/dk verirsiniz.

Evet.. Siz %100 oksijen veriyorsunuz da...

Hasta Gerçekte Ne Kadar Oksijen Soluyor

Siz %100 oksijen veriyorsunuz. Lakin hastanın soluduğu gerçek Fi02 hastanın akış gereksinimlerine dayanır…

Haydaaa… Siz zaten gereksinimi olduğu için hastaya oksijen veriyordunuz.

Hastanın gereksinimi de ne demek ?

Bu hususu açıklamak için en yüksek inspirasyon (nefes alma – akciğerlerin hava ile dolması) akışımızı hatırlayalım.

Dış ortamdan (Atmosfer) alınan hava (oksijen) akciğerlere ortalama belirli bir hız ile ulaşır. Bu sırada yani normal solunum hızında nefes aldığımızda solunum kaslarımız rahat çalışır ve kişiye yorgunluk hissettirmez. Normal en yüksek inspirasyon akışımız 20-30L/dak arasında değişir.

Maske kullanımında; CO2 birikimini engellemek için minimum akım 5lt/dk olmalı.

Kişinin solunum hızının aynı oksijen tedavisinin farklı olduğu üç farklı durum inceleyelim.

1. İnspirasyon akışı 30L/dak olan ve oksijen uygulaması yapılmayan kişi

Kişinin hedef inspirasyon akışı hızını en üst normal değer olan 30 L / dak olmasını kabul ediyoruz.

Burada kişinin herhangi bir sorunu olmadığı için oksijen tedavisi verilmiyor. Odanı içerisinde normal hava olduğuna göre Fi02 = %21 dir.

Kişinin solunumla aldığı oksijenin hesabının formülü:

Solunan Oksijenin Konsantrasyonu = Solunan Oksijenin Konsantrasyonu X Dakikada Solunan Litre / Dakikada Solunan Litre

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = 21 X 30 / 30

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = 21 X 30 = 630

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = 630 ÷ 30 = %21

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = Fi02 %21 (dakikada aldığı)

Burada sonuç baştan belliydi lakin hesabı yapmaya normal solunumlu oksijen tedavisi verilmeyen bir kişi ile başlayarak karşılaştırma yapılabilirsiniz.

2. İnspirasyon akışı 30L/dak olan ve 10 L/dk oksijen uygulaması yapılan kişi

Kişinin hedef inspirasyon akışı hızını en üst normal değer olan 30 L / dak olmasını kabul ediyoruz.

Fi02 = % 100 oksijen tüpünden kanül / maske yolu ile 10 L / dak olacak şekilde ayarlama yaparak oksijen verdiğinizde hastanızın aldığı oksijenin konsantrasyonunu hesaplayalım.

Kişi dakikada 30 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 10 Litresi % 100 lük oksijen veriliyor.

Kişi dakikada 30 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 20 Litresi % 21 lik bulunduğu odanın havasını (oksijeni) kendisi soluyarak alacak.

(10 x 100) + (20 x 21) = 1420

1420 ÷ 30 = Fi02 %47 dakikada aldığı oksijenin konsantrasyonu bulduk.

3. İnspirasyon akışı 30L/dak olan ve 15 L/dk oksijen uygulaması yapılan kişi

Kişinin hedef inspirasyon akışı hızını en üst normal değer olan 30 L / dak olmasını kabul ediyoruz.

Fi02 = % 100 oksijen tüpünden kanül / maske yolu ile 15 L / dak olacak şekilde ayarlama yaparak oksijen verdiğinizde hastanızın aldığı oksijenin konsantrasyonunu hesaplayalım. (Revirlerinizde yer alan Flowmetre üst biberonu 15 L/dk)

Kişi dakikada 30 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 15 Litresi % 100 lük oksijen veriliyor.

Kişi dakikada 30 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 15 Litresi % 21 lik bulunduğu odanın havasını (oksijeni) kendisi soluyarak alacak.

(15 x 100) + (15 x 21) = 1815

1815 ÷ 30 = Fi02 %60,5 dakikada aldığı oksijenin konsantrasyonu bulduk.

Kişinin solunum hızının farklı oksijen tedavisinin aynı olduğu üç farklı durum inceleyelim.

1. İnspirasyon akışı 50 L/dak olan ve oksijen uygulaması yapılmayan kişi

Kişinin hedef inspirasyon akışı hızını en üst normal değer olan 50 L / dak olmasını kabul ediyoruz.

Burada kişinin herhangi bir sorunu olmadığı için oksijen tedavisi verilmiyor. Odanın içerisinde normal hava olduğuna göre Fi02 = %21 dir.

Kişinin solunumla aldığı oksijenin hesabının formülü:

Solunan Oksijenin Konsantrasyonu = Solunan Oksijenin Konsantrasyonu X Dakikada Solunan Litre / Dakikada Solunan Litre

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = 21 X 50 / 50

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = 21 X 50 = 1050

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = 1050 ÷ 50 = %21

Birinci kişinin Soluduğu / Aldığı Oksijenin Konsantrasyonu = Fi02 %21 (dakikada aldığı)

Solunum hızı artmış fakat oksijen tedavisi verilmeyen kişi ile başladık önceki gibi…

2. İnspirasyon akışı 50L/dak olan ve 15 L/dk oksijen uygulaması yapılan kişi

Kişinin inspirasyon akışı hızı herhangi bir sebep ile 50 L / dak olarak revire geldi.

Fi02 = % 100 oksijen tüpünden kanül / maske yolu ile 15 L / dak olacak şekilde ayarlama yaparak oksijen verdiğinizde hastanızın aldığı oksijenin konsantrasyonunu hesaplayalım.

Kişi dakikada 50 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 15 Litresi % 100 lük oksijen veriliyor.

Kişi dakikada 50 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 35 Litresi % 21 lik bulunduğu odanın havasını (oksijeni) kendisi soluyarak alacak.

(15 x 100) + (35 x 21) = 2235

2235 ÷ 50 = Fi02 %44,7 dakikada aldığı oksijenin konsantrasyonu bulduk.

⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️

15 L / dak hızla %100 oksijen verdiğiniz iki durumu görmüş olduk (Yukarıya tekrar bakın)

Kişinin İnspirasyon akışı 30L/dak olduğunda 15 L / dak hızla %100 oksijen verirseniz Fi02 %60,5

Kişinin İnspirasyon akışı 50L/dak olduğunda 15 L / dak hızla %100 oksijen verirseniz Fi02 %44,7

Gördüğünüz gibi hastanın solunum hızı arttıkça aynı hızda verdiğiniz oksijenden aldığı oksijen verimi düşüyor.

⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️ ⭐️⭐️⭐️⭐️

3. İnspirasyon akışı 15 L/dak olan ve 15 L/dk oksijen uygulaması yapılan kişi

Kişinin inspirasyon akışı hızı herhangi bir sebep ile 15 L / dak olarak revire geldi.

Fi02 = % 100 oksijen tüpünden kanül / maske yolu ile 15 L / dak olacak şekilde ayarlama yaparak oksijen verdiğinizde hastanızın aldığı oksijenin konsantrasyonunu hesaplayalım.

Kişi dakikada 15 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 15 Litresi % 100 lük oksijen veriliyor.

Kişi dakikada 15 Litre solunum (inspirasyon) yapıyor: Dakikada 0 Litresi % 21 lik bulunduğu odanın havasını (oksijeni) kendisi soluyarak alacak.

(15 x 100) + (0 x 21) = 1500

1500 ÷ 15 = Fi02 %100 dakikada aldığı oksijenin konsantrasyonu bulduk.

Bu Bilgileri ve Oksijeni Nasıl Kullanmalısınız?

⭐️ Oksijen tedavisinin hedefi olan hastanın oksijen satürasyonunu arttıran; verilen oksijenin hızı değil FiO2‘deki artıştır.

⭐️ Hastanın inspirasyon hızı değiştiğinde Fi02 yi korumak için oksijen akış hızını da değiştirmek gerekir.

⭐️ Doğru ve etkili oksijen tedavisi için, hastanın normal oksijen satürasyonuna ulaşması için gereken en düşük Fi02 dengesini sağlamak gerekir.

⭐️ Revir şartlarında oksijen tüpleri ile saf oksijen belirli (15 L/dk) bir akım hızında uygulanabilirse de hastanın dakikada aldığı havanın akciğerin içine ve dışına hareketinin  (ventilasyonun) kalan kısmı oda havasından karşılanmaktadır.

⭐️ Bu nedenle değişken ventilasyonu olan hastalarda bu cihazlarla sabit bir Fi02 verilmesi mümkün olmamaktadır.

⭐️ İşte bu nedenle sabit Fi02 ihtiyacı olan hastalarda düşük akımlı oksijen sistemleri uygulanırken dikkatli olunmalıdır.

Dikkat;

Nazal kanül, Basit yüz maskesi ve Rezervuarlı maske ile oksijen tedavisi uygularken özel durumlar (hastalıklar) haricinde aşağıdaki tabloda yer alan akım hızlarını (L/dk) uygulayabilirsiniz.

Düşük Akımla Oksijen Veren Sistemler ve Tahmini Oksijen Fraksiyonları Tablosu

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Sayın okuyucu,

Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz.

Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır
.

Daha Fazla

Oksijen Tüpü ve Sistemlerinin Güvenli Kullanımı Eğitimi

Hastaneler – Tıp Merkezleri – Poliklinikler – Şirket Revirleri vb gibi sağlık hizmeti verilen yerlerde oksijen tüpleri ve/veya Oksijen Sistemleri bulunmaktadır.

Oksijen tüplerinizi ve/veya Oksijen Sistemlerinizi kullanan, taşımalarını ve depolamalarını yapan personellerinizin bu konuda özel eğitimleri var mı?

İstenmeyen durumlarda görevlendirdiğiniz personelin bilgisi – eğitimi – yetkisi sorgulandığında evraklarınız tam mı?

Şüpheleriniz varsa danışmanlığımıza başvurabilirsiniz?

Eğitim eksiği – belgesiz personeliniz varsa bize başvurabilirsiniz?

Bilgi için bizi arayın

İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörümüz Dr Mustafa KEBAT 0 530 568 42 75

Çalışanlarınız en kısa zamanda Oksijen tüplerinizi ve/veya Oksijen Sistemleri konusunda yeterli bilgiye sahip olsunlar.

Merkez Adres: Yeşillik Cad. No:230 Kat:4/424, Selgeçen Modeko İş Merkezi – Karabağlar/İZMİR

Merkez Telefon: +90 232 265 20 65

Çalışanlarınız eğitimde neler öğrenecek? Ve Daha fazlasını aşağıda bulabilirsiniz

Oksijen Tüpü ve Sistemlerinin Güvenli Kullanımı Eğitim Başlıkları

  1. Oksijen Tüpleri Teknik Özellikleri
  2. Oksijen Sistemi Bileşenleri ve Teknik Özellikleri
  3. Oksijen Kabin Çeşitleri ve Teknik Özellikleri
  4. Basınçlı Oksijen Sistemlerini Kullanma Becerileri
  5. Oksijen Tüpleri ve Oksijen Sistemlerinde İş Güvenliği Önlemleri

Oksijen Tüpü ve Sistemlerinin Güvenli Kullanımı Eğitim Süresi

8 Saatlik Eğitim (Uygulamalı ve Teorik)

Katılım Sertifikası verilmektedir. (Eğitim konuları içeriği ile birlikte)

Ayrıca;

Oksijen Tüpleri ve Oksijen Sistemleri ile ilgili eğitimi Mesleki Eğitim Belgeli olarak almak isteyenler için Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum Ve Depolama Eğitimimiz mevcut olup yapılacak sınavın sonunda Üniversite onaylı Mesleki Eğitim Belgesi vermekteyiz.

Aşağıda Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum Ve Depolama Eğitimi geniş bilgilendirmemizi okuyabilirsiniz.

Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum Ve Depolama Eğitimi Belgesini Firmamızdan Alabilirsiniz.

Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama Eğitimi Belgesi için;

Başvuru Mail: [email protected]

Merkez Tel.: +90 232 265 20 65

Başvuru Tel: 0 530 568 42 75

  • Eğitim 232 saattir.
  • Eğitim sonrasında verilen sertifika ömür boyu geçerli
  • Sertifika e-devlette kayıtlıdır.
  • Sertifika Karekodlur.
  • Sertifika Üniversite onaylıdır.
  • Sertifikanın kaybedilmesi halinde e-devletten yenisini kendiniz de çıkartılabilirsiniz.

Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama Eğitimi Belgesini nerede alabilirsiniz?

  • Çalışanlarınızı İzmir – Karabağlarda merkezimize eğitim için yollayabilirsiniz.
  • Firmanızda toplu eğitimlere katılabilirsiniz.
  • Uzaktan eğitimlerimize katılım sağlayabilirsiniz.
  • Türkiyenin her yerinden Başvurabilirsiniz.

Hastanelerde – Tıp Merkezlerinde Tıbbi Gazları Üretimi, Dolumu ve Depolamasının yapıldığı her yerde bu işlerde çalışan tüm personelin belgesi olması zorunludur

Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama Eğitimi İçeriği

Eğitim içeriği MEB tarafından yayınlanan modüllerin, güncel bilgiler ve firmanız özelinde yaptığınız işlemlerin eklenmesi ile sektör deneyimi olan eğitmenlerimiz tarafından verilmektedir.

15.05.2013 tarihli ve 28648 sayılı Resmî Gazete’ de yayımlanan Çalışanların İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama Eğitimi kimlere zorunlu?

Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama işlerinden herhangibirinde çalışan herkes için zorunludur.

İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitim Sertifikası, Tehlikeli Ve Çok Tehlikeli İşlerde Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama Eğitimi Belgesi Yerine geçer mi?

Hayır. Yerine geçmez.

İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitim Sertifikası yasal düzenlemelerle belirlenmiş ve her çalışanın yaptığı işin tehlike sınıfına ve niteliğine göre İş Güvenliği uzmanları tarafından verilen ve süreli belgelerdir. Mesleki Eğitim belgesi değilerdir.

Biz arayın 0 530 568 42 75

Çalışanlarınız en kısa zamanda Sınai Ve Tıbbi Gazlar Üretim, Dolum ve Depolama Mesleki Eğitim belgesine sahip olsunlar.

Merkez Adres: Yeşillik Cad. No:230 Kat:4/424, Selgeçen Modeko İş Merkezi – Karabağlar/İZMİR

Merkez Telefon: +90 232 265 20 65

Tetkik Danışmanlık

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:

Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hukuki tavsiye yerini alamaz. Web sitemizdeki yayınlardan yola çıkarak, işlerinizin yürütülmesi, belgelerinizin düzenlenmesi ya da mevcut işleyişinizin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriğinde yer alan bilgilere istinaden profesyonel hukuki yardım almadan hareket edilmesi durumunda meydana gelebilecek zararlardan firmamız sorumlu değildir. Sitemizde kanunların içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

Daha Fazla

KOŞMAK MI?…TEMPOLU YÜRÜMEK Mİ?

Cevabı baştan vereyim: Tabi ki tempolu yürümek.

Gelelim nedenine..

Anlaşılabilmesi için ”HÜCRE HASARI” nedir onu hatırlayalım.

Hücre hasarının en büyük nedenlerinden biri “İSKEMİ” dir.

İskemi; sıklıkla belirli bir dokudaki kan akışının zayıflaması veya tamamen kesilmesi sonucu dokunun başta oksijen olmak üzere hayati önem taşıyan moleküllere erişiminin engellenmesine bağlı olarak gelişen doku hasarına verilen isimdir.

İskemi ile birlikte;

  • Oksijen
  • Vitamin
  • Mineral
  • Glikoz
  • Aminoasit
  • Yağ asiti vs geçişinin azalıp dokuların beslenmemesidir.

Sistemimiz Nasıl Çalışıyor?

Hücrede Sodyum-potasyum pompası bulunur. Bu pompa 3 tane sodyumu dışarıya atar, 2 potasyum içeriye alır. AMA Bunları yapabilmek için enerji harcar. Yani ATP gerekir..

ATP (enerji) oluşması için ise mitokondriye OKSİJEN gerekir.

🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️🏃‍♀️🏃🏃‍♂️ Koşuyoruz…

Koşarken daha çok enerji lazım. Enerjiyi üreten mitokondri olduğu için enerji santrali mitokondriye daha çok oksijen lazım

Bu durumda oksijeni daha çok alabilmek için solunum sayısı hızlanıyor. Oksijen yetmedikçe daha hızlı nefes alıyoruz. Kısa ve derin olmayan solunumlar başlıyor, Oksijen yetmedikçe Sodyum / potasyum pompası çalışmamaya başlıyor.

Hani 3 sodyum (NA) dışarı atıyordu ya pompa, oksijen yetersiliğinde sodyum (NA) dışarı atamıyor. Sodyum hücrede kalıyor. Bu durumda ne olacak?

Düşünün Sodyum ne yapar? Su tutar. su çeker.

Suyu hücre içine çekiyor.

Koşarken hem terleme hem suyun hücreye çekilmesi olduğunda SUSARIZ.

Su hücre içini şişirmeye başlar. Eyvah ki eyvah. Bu duruma HIDROPİK DEJENERASYON denir.

Hücre şişince içerde miyelin figür denilen fosfolipid yağ parçaları kopmaya başlar. (Bu süreçte halen hücre çeperi saglamdır)

Hücre şiştiği için hücre üzerindeki MİKROVİLLÜSLERDE ve RESEPTÖRLERDE kayıplar olur.

İnsülin reseptörü, D3, Magnezyum, çinko, B12 vb gibi hepsinin reseptörü var.

Hücre kendini kurtarmaya çalışır..

Oksijen olsa oksijenli solunum yapacaktık ama Oksijen yetersiz.

Oksijensiz solunuma yönelir.

Oksijensiz solunumla sadece 2 ATP elde etmek için glikozu yıkmaya başlar.

Oksijensiz solunumda son ürün. LAKTİK ASİT. (Kaslar taş gibi olur, ağrır. Ağır egzersiz sonrası oluşan ağrı)

Adı üstünde laktik ASİT. Hücre pH seviyesi düşer, asidik olur.

Hücre içinde protein üreten bir organel var. RİBOZOM. Bunlar protein üretemez hale gelir.

Protein üretilmeyince yağlar işaretlenip hücre dışına atılamaz. Kötü, çok kötü. Lipid birikimi var. Bu birikim en çok KARACİĞER ve KALP’te olur.

Buraya kadar olanlar. Eğer kısa süreli olursa, oksijen geri gelirse, oksijensiz halde zorlamazsak, geri döndürülebilir.

Diyelimki oksijensizlik devam ediyor.(IRREVERSIBLE) geri döndürülemez hücre hasarı.

İlk bulgu hücre membranı, bütünlüğü bozulur ve duvar çatlar.

İçeriye bol miktarda KALSİYUM girer ve enzimler aktifleşir ve yıkıma başlar. VE HÜCRE ÖLÜR

İLLE DE KOŞACAĞIM DİYORSANIZ

Nefes nefese kalmayın sakın.

Dikkat ederseniz en önemli konu hipoksi. Lakin damarın daralması/bozulması da bir hipoksi nedenidir.

Her yerde parmaktan ölçüm cihazları var. Hatta telefonlarla ble ölçülüyor. Satürasyonum 97 iyiyim diyemezsiniz. Çünkü arka plan var.

Diyelim kılcal damarlarınızda ENDOTEL HASAR var. Ve birçok organı besliyor o kılcallar.

İlk aklımıza gelen organın adı KALP olmalı.

Kalpte dokulara oksijen gitmiyor. Oksimetre isterse 100 göstersin. Kalpteki kılca damarlarıın durumunu GÖSTERMEZ.

Sonra genç kalp krizi geçirdi…!! Çünkü o kadar zorladı ki kendini

DEMİR ya da B12, B9 eksikliğine bağlı ANEMİ.

Özellikle demir eksikliğine bağlı anemide; Eritrosit içerisindeki Hemoglobin yetmiyor ve OKSİJEN TAŞIYAMIYOR. Görüldüğü gibi ANEMİ de önemli.

TRİGLİSERİT – LDL-a

Bunlar damarların içini tıkar. Oksijen yine geçmez. Ve bunların tıkama sebebi ise tükettiğimiz yağlar değil AĞIR KARBONHİDRATLAR

Bu oksijen yetersizliği endotel hasarları sebebi ile BEYINDE de olur ve beyin sisi dahil nörolojik semptomlar oluşur.

Daha Fazla