Oksijen Nelere Kâdir Biliyor musunuz? – Küçük Gençlere

Sınıf sakindi.
Lakin bu, sıkıcı bir sessizlik değildi.

Hatice öğretmen bugün sizlerle pek çok büyüğün bile bilmediği uzun lakin muazzam bir konuyu öğreneceğiz dedi ve sonra tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:

OKSİJEN

Altına da iki soru ekledi:

”Oksijen Nelere Kâdir Biliyor musunuz?”

ve

“Oksijen her yerdeyse, neden vücutta taşınmak zorunda?”

Tibet kaşlarını çattı. “Öğretmenim,” dedi, “oksijen havada var, biz nefes alıyoruz. O zaman neden kan onu taşıyor?”

Ela K, heyacanla; Kâdir mi? Oksijen mi?

Hatice öğretmen gülümsedi.
Bu, cevapları hemen vermeyeceği anlamına geliyordu.

“Bu,” dedi, “tek cümleyle cevaplanabilecek bir soru değil.”

Asya söze girdi: “Ben şunu merak ediyorum,” dedi, “oksijen hücrelere gitmezse ne oluyor? Hücreler oksijeni neden bu kadar önemsiyor?”

Eylül ekledi: “Bir de öğretmenim, oksijen gaz. Gaz olan bir şey sıvı olan kanda nasıl taşınıyor?”

Hatice öğretmen masasının kenarına yaslandı.

“Sanırım,” dedi, “bu sorular için sınıfa bir misafir çağırmamız gerekecek.”

Çocukların gözleri aynı anda parladı.

Sihirli Profesöööööör.

Hatice öğretmen masasının çekmecesinden küçük, bakır renkli bir zil çıkardı.
Zili bir kez çaldı.

Sınıfın ışıkları titreşti.
Tahtadaki “OKSİJEN” kelimesi yavaşça hareket etmeye başladı.
Harfler sanki nefes alıyormuş gibi genişleyip daralıyordu.

Bir rüzgâr esti.
Ama pencere kapalıydı.

Sihirli Profesör sınıfın ortasında belirdi.

“Güzel bir soru,” dedi. “Çünkü oksijen, var olduğu hâlde ulaşamayan bir maddedir.”

Çocuklar bu cümlede durdu.

“Nasıl yani?” diye sordu Zehra.

Profesör elini kaldırdı.
Sınıf bir anda karardı.

Sonra etraflarında dev bir alan belirdi.

Burası bir akciğer alveolüydü.

Duvarlar incecikti. Bir tarafında hava, diğer tarafında kan vardı.

“Şu an,” dedi Profesör, “nefes aldığınızda oksijenin ilk durağındasınız.”

Ali dikkatle etrafına baktı.

“Oksijen burada serbest duruyor,” dedi. “Ama kanın içinde çok az oksijen görüyorum.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen suda çok az çözünür.”

Bir grafik belirdi.

Saf su → çok az oksijen
Kan plazması → biraz daha fazla
Ama yine de yetersiz

“Eğer oksijen sadece sıvının içinde çözünerek taşınsaydı,” dedi Profesör, “koşamazdınız, zıplayamazdınız, hatta merdiven çıkarken yorulurdunuz.”

Kıvanç hemen atladı:

“Yani vücut, daha güçlü bir taşıma sistemi geliştirmiş.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu sistemin adı hemoglobin.”

Bir anda etraflarında dev, kırmızı renkli yapılar belirdi.

Yuvarlak, esnek, içi dolu.

Alyuvarlar.

Mercan nefesini tuttu. “Bunlar,” dedi, “kan hücreleri.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve her birinin içinde yaklaşık 270 milyon hemoglobin molekülü var.”

Çocuklar bu sayıyı düşünmeye çalıştı.

“Şimdi,” dedi Profesör, “hemoglobine yakından bakalım.”

Bir alyuvarın içine girdiler.

İçerisi boş değildi. Kırmızı, karmaşık ama düzenli yapılardan oluşuyordu.

Profesör bir tanesini işaret etti. “Bu,” dedi, “bir hemoglobin molekülü.”

Görüntü büyüdü.

Dört parçalı bir yapı belirdi.

“Dört alt birim,” dedi Profesör. “Her birinin içinde bir ‘hem’ grubu var.”

Defne Yaz dikkatle baktı. “Ortalarında demir var,” dedi.

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu demir Fe²⁺ hâlinde.”

Ela K hemen sordu: “Fe in yanındaki rakam ( ³⁺ ) yada başka bir rakam olsaydı ne olurdu?”

Profesör durdu. “İşte,” dedi, “bu yolculuğun temel sorularından biri.” Öncelikle bilmelisiniz ki vücudunuzda Fe ya ( ²⁺ ) yada ( ³⁺ ) olarak bulunur. Şimdi çok ayrıntıya girmeyeceğim eğer derslerinizi düzenli çalışırsanız ileriki sınıflarda bu konuları çok iyi öğreneceksiniz.

Sonra elini hafifçe salladı.

Bir hemoglobin molekülü ikiye ayrıldı. Birinde Fe²⁺ vardı, diğerinde Fe³⁺.

Oksijen molekülleri etrafta dolaşıyordu.

Fe²⁺ olanın yanına geldiklerinde durdular. Bağlandılar.

Fe³⁺ olanın yanına geldiklerinde ise yaklaşıp uzaklaştılar.

“Fe³⁺,” dedi Profesör, “oksijeni geri dönüşümlü bağlayamaz. Oksijen taşımak için demirin Fe²⁺ hâlinde olması zorunludur.”

Çınar düşünceli bir sesle konuştu: “Yani hemoglobin sadece bir protein değil. İçindeki demirin değerliği yani ( ²⁺ ) yada ( ³⁺ ) olması, görevin gerçekleşip gerçekleşmemesini belirliyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden vücut, hemoglobini sürekli korur. Demirin oksitlenmesine izin vermez.”

Nilda sordu: “Peki oksijen hemoglobine çok sıkı bağlanırsa, hücreye nasıl bırakılıyor?”

Profesör gülümsedi. “İşte şimdi,” dedi, “asıl dengeyi göreceğiz.”

Etrafları yavaşça değişti.

Akciğerden uzaklaştılar. Dar damarlar, kıvrımlar… Bir kas dokusuna geldiler.

Hava yoktu. Lakin hücreler hareketliydi.

“Burada,” dedi Profesör, “oksijen tüketiliyor.”

Bir oksijen molekülü hemoglobinden ayrıldı.
Kas hücresine girdi.

Mehmet Atlas hemen sordu: “Niye burada bıraktı da akciğerde bırakmadı?”

Profesör başını salladı. “Çünkü ortam değişti,” dedi. “Oksijen basıncı düştü, karbondioksit arttı, pH azaldı, sıcaklık yükseldi.”

Bir grafik belirdi. “Buna,” dedi, “Bohr etkisi denir.”

Ege gözlerini grafiklerden ayırmadan konuştu: “Yani hemoglobin, çevre koşullarını algılayıp karar veriyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Pasif bir taşıyıcı değil; akıllı bir moleküldür.”

Sınıfta olsalardı, bu cümle yazılırdı.

Ama şimdi çocuklar bunu görerek öğreniyordu.

Yaman sessizce konuştu: “Oksijen taşımak, sadece yük almak değil; doğru yerde bırakmak meselesi.”

Profesör ona baktı. “Bu,” dedi, “bilimsel bir cümledir.”

Işık yavaşça soldu.

“Burada,” dedi Profesör, “oksijenin neden taşınmak zorunda olduğunu ve hemoglobinin bu işi nasıl yaptığını gördünüz.”

Asasını kaldırdı.

“Şimdiki yolculuğumuzda,” dedi, “hemoglobinin neden bazen oksijeni bırakamadığını ve bunun hastalıklara nasıl yol açtığını inceleyeceğiz.”

Çocuklar nefeslerini tuttu.

Işık kayboldu.

Sınıfa geri döndüler.

Artık “oksijen” kelimesi, onlar için sadece bir gaz değildi.

Sınıfa geri dönmüşlerdi. Çocukların bakışları, hâlâ kanın içindeydi.

Hatice öğretmen konuşmadan önce sınıfı süzdü.
Herkes sessizdi; bu, düşünmenin sessizliğiydi.

“Şimdi,” dedi, “size bir soru soracağım. Ama cevabını hemen istemiyorum.”

Tahtaya tek bir cümle yazdı:

“Hemoglobin her zaman doğru yerde oksijeni bırakır mı?”

Kıvanç kaşlarını kaldırdı. “Bırakması gerekmiyor mu?” dedi. “Yoksa hücreler oksijensiz kalır.”

Hatice öğretmen başını salladı.

“Bazen,” dedi, “oksijeni bırakmakta zorlanır. Bazen de olması gerekenden erken bırakır.”

Bu cümle sınıfta bir dalga yarattı.

Zehra hemen sordu: “Yanılıyor mu yani?”

Hatice öğretmen gülümsedi.

“Bu sorunun cevabı için,” dedi, “yeniden bir yolculuğa çıkmamız gerekecek.”

Zil çaldı. Teneffüse çıktılar ve zil çalmadan tüm sınıf geri dönüp sıralarına oturmuş sihirli profesörü bekliyorlardı.

Sihirli Profesör, bu kez daha hızlı belirdi. Ve hemen söze başladı,

“Yanılmak,” dedi, “bilinçli bir varlık için hata demektir.
Lakin moleküller için bu, ortama uyum sağlama meselesidir.”

Elini kaldırdı.

Sınıfın duvarlarının içinden süzüldüklerini hissettikleri gibi bir anda kendilerini çok yüksekte buldular.

Bulutların üzerindeydiler. Hava serin, ince ve sessizdi.

“Burası,” dedi Profesör, “yüksek irtifa. Deniz seviyesinden binlerce metre yukarıdasınız.”

Eylül derin bir nefes aldı. “Hava var,” dedi, “ama sanki daha az.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen oranı aynı olsa bile, oksijen basıncı düşüktür.”

Bir grafik belirdi.

Yatay eksen: Oksijen basıncı
Dikey eksen: Hemoglobinin oksijenle doygunluğu

“Bu,” dedi Profesör, “hemoglobin–oksijen ayrışma eğrisi.”

Çocukları hepsi dikkatle baktı.

Eğri S şeklindeydi.

“Bu şekil,” dedi Profesör, “tesadüf değildir.”

Mercan sordu: “Niye düz bir çizgi değil?”

“Çünkü,” dedi Profesör, “hemoglobin oksijeni iş birliğiyle bağlar.”

Bir hemoglobin molekülü belirdi.

İlk oksijen bağlandı.
İkincisi daha kolay bağlandı.
Üçüncüsü daha da kolay.

“Buna,” dedi Profesör, “kooperatif bağlanma denir.”

Asya düşünceli bir şekilde konuştu: “Yani bir oksijen bağlanınca, diğerleri için kapı biraz daha açılıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu sayede akciğerde hızla dolar.”

Ama sonra eğrinin sol tarafını gösterdi.

“Yüksek irtifada,” dedi, “oksijen basıncı düşük olduğu için hemoglobin tam dolamaz.”

Atlas sordu: “O zaman hücreler oksijensiz mi kalıyor?”

“Hayır,” dedi Profesör. “Vücut uyum sağlar.”

Eğri yavaşça sola kaydı.

“Bu kayma,” dedi, “oksijeni daha sıkı tutmak anlamına gelir.”

Defne Ebrar hemen fark etti: “Yani hemoglobin, az oksijen varken onu kaybetmemeye çalışıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu bir hayatta kalma stratejisidir.”

Bir anda ortam değişti.

Koşan kaslar.
Isınmış bir vücut.
Hızlanan kalp.

Yaman nefes nefese konuştu: “Burada hava var ama hemoglobin oksijeni hemen bırakıyor.”

Profesör başını salladı. “Çünkü,” dedi, “ortam sinyal veriyor.”

Bir tablo belirdi:

  • Karbondioksit ↑
  • pH ↓
  • Sıcaklık ↑

“Bunların hepsi,” dedi Profesör, “hemoglobine aynı şeyi söyler: ‘Oksijen burada lazım.’

Eğri bu kez sağa kaydı.

“Bu,” dedi Profesör, “Bohr etkisidir.”

Ela Y dikkatle baktı. “Sağa kayınca ne oluyor?”

“Oksijen,” dedi Profesör, “aynı basınçta daha kolay bırakılıyor.”

Ali düşündü: “Yani hemoglobin, kasların çalıştığını anlayıp yükünü bırakıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden egzersiz sırasında oksijen taşınması artar.”

Ortamdaki hareket yavaşladı.

Bir damar görüntüsü belirdi.

Alyuvar sayısı azdı.

“Bu,” dedi Profesör, “anemi.”

Zehra hemen sordu: “Oksijen var ama taşıyacak hemoglobin yok mu?”

“Evet,” dedi Profesör. “Eğri yerinde olabilir, sistem çalışabilir. Ama taşıyıcı sayısı azsa toplam oksijen düşer.”

Mehmet Atlas konuştu:”Yani sorun bazen bağlanmada değil, kapasitede.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden anemide nefes darlığı olur.”

Sınıfa geri döndüler.

Hatice öğretmen tahtaya tekrar baktı.

Soru hâlâ oradaydı:

“Hemoglobin her zaman doğru yerde oksijeni bırakır mı?”

Bu kez cevap Ege’den geldi. “Hemoglobin yanılmaz,” dedi. “Ortama göre karar verir. Bazen oksijeni tutması, bazen bırakması gerekir.”

Hatice öğretmen gülümsedi. “İşte,” dedi, “bilimsel düşünce budur.”

Sihirli Profesör son kez konuştu: “Bir molekülü anlamak için, onun tek başına ne yaptığına değil, hangi koşulda nasıl davrandığına bakılır.”

Işık söndü.

Ama çocukların zihninde S şeklinde bir eğri hep açık kaldı.

Sınıfta sanki görünmez bir ağırlık vardı.

Hatice öğretmen pencereyi açtı.
Temiz hava içeri doldu.

“Bugün,” dedi, “oksijen yokluğunu değil, oksijen varken yaşanan oksijensizliği konuşacağız.”

Bu cümle çocukların dikkatini anında topladı.

“Nasıl olur?” diye sordu Mila. “Oksijen varsa, hücreler neden alamaz?”

Hatice öğretmen cevap vermedi. ”Sihirli Profesör bu sorunun cevabı sizde” dedi.

Sihirli Profesör’ün yüzü her zamankinden daha ciddiydi.

“Çünkü,” dedi, “bazen sorun oksijenin yokluğu değil, onu taşıyan sistemin kilitlenmesidir.”

Elini kaldırdı.

Karanlık bir ortamdaydılar.

Bir soba.
Yanmakta olan kömür.
Ama duman yoktu.

“Bu,” dedi Profesör, “karbonmonoksit zehirlenmesinin en tehlikeli özelliğidir.
Görünmez, kokusuz ve fark edilmez.”

Bir gaz molekülü belirdi.

CO. (karbonmonoksit)

“Oksijene benziyor mu?” diye sordu Ela K.

“Hayır,” dedi Profesör. “Ama hemoglobine bağlanma şekli çok daha güçlü.”

Bir hemoglobin molekülü belirdi. Bir tarafta O₂, diğer tarafta CO vardı.

Oksijen yaklaştı, bağlandı, ayrıldı. Karbonmonoksit yaklaştı ve kilitlendi.

“Karbonmonoksit,” dedi Profesör, “hemoglobine oksijenden yaklaşık 200–250 kat daha güçlü bağlanır.”

Çocukların yüzleri gerildi.

“Yani,” dedi Çınar, “hemoglobin dolu gibi görünüyor ama aslında oksijen taşımıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu duruma fonksiyonel anemi denir.”

Bir grafik belirdi.

Hemoglobin doygun görünüyordu.
Ama hücreler karanlıktaydı.

“Daha kötüsü,” dedi Profesör, “karbonmonoksit bağlanınca hemoglobinin eğrisi sola kayar.”

Defne Yaz hemen hatırladı.

“Bu,” dedi, “oksijenin daha sıkı tutulması demek.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Taşınabilen az miktardaki oksijen bile hücrelere bırakılamaz.”

Ege sessizce konuştu: “Yani hem taşıma azalıyor hem bırakma engelleniyor.”

“Bu yüzden,” dedi Profesör, “karbonmonoksit zehirlenmesi sessiz ama çok hızlıdır.”

Ortam değişti.

Bir kan damarı. Alyuvarlar vardı ama renkleri farklıydı.

“Bunlar,” dedi Profesör, “methemoglobin taşıyan alyuvarlar.”

Bir hemoglobin molekülü yaklaştı.

İçindeki demir Fe³⁺ hâlindeydi.

“Oksijen yaklaşıyor,” dedi Aziz. ”Ama bağlanamıyor.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen bağlanabilmesi için demirin Fe²⁺ olması şarttır.”

Ela Y sordu: ”Demir neden Fe³⁺ olur?”

“Bazı ilaçlar, kimyasallar, nitratlar veya genetik nedenlerle,” dedi Profesör.
“Demir oksitlenebilir.”

Bir denge çizgisi belirdi.

Normalde vücut, methemoglobini tekrar Fe²⁺ hâline çeviren enzimlere sahiptir.

“Ancak,” dedi Profesör, “bu sistem yetersiz kalırsa oksijen taşınamaz.”

Ali düşündü: “Oksijen var, hemoglobin var ama bağlanma yok.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu da kimyasal kilitlenmedir.”

Sınıf ortamına geri döndüler.

Hatice öğretmen konuştu:

“Şimdi üç durumu yan yana koyun.”

Tahtada üç başlık belirdi:

  • Karbonmonoksit
  • Methemoglobin
  • Anemi

Mercan düşündü. “Üçünde de sorun farklı,” dedi. “Biri bağlanmayı çalıyor, biri bağlanmayı bozuyor, biri taşıyıcıyı azaltıyor.”

Hatice öğretmen başını salladı. “Ve hepsi,” dedi, “oksijen varken oksijensizlik yaratıyor.”

Sihirli Profesör ekledi: “Hemoglobin mükemmel bir sistemdir. Ama tam da bu hassasiyeti yüzünden bazı maddelere karşı savunmasızdır.”

Yaman sordu: “Bu yüzden mi vücut karbonmonoksiti hiç kullanmaz?”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü bağlanır ama işe yaramaz. Bilimde buna ölümcül rekabet denir.”

Sınıfta sessizlik oldu.

Bu kez düşünmenin değil, farkındalığın sessizliğiydi.

Hatice öğretmen son cümleyi söyledi:

“Şunu öğrendiniz: Bir sistemin çalışıyor gibi görünmesi, gerçekten çalıştığı anlamına gelmez.”

Sihirli Profesör yavaşça silikleşti.

“Bir sonraki yolculukta,” dedi, “hemoglobinin bu risklere karşı vücudun nasıl önlemler geliştirdiğini göreceğiz.”

Işık söndü.

Ama çocuklar artık şunu biliyordu:

Oksijen taşımak, sadece bağlamak değil; yanlış bağlanmaktan korunmaktır.

O gün eve gittiklerinde hepsi bu öğrendikleri bilgileri ailelerine anlatırken anne ve babaları şaşkın ve çok ilgili bir şekilde onları dinlediler.

Ertesi gün sabah sınıfa döndüklerinde ilk fark edilen sessizlikti.
Ama bu sessizlik, korkudan değil; dikkatli bir beklentiden doğuyordu. Tüm sınıf önceki günün devamının nasıl ilerleyeceğini merak ediyordu.

Hatice öğretmen sınıfa girdi ilk olarak pencereyi kapattı.
Sonra da tahtadaki başlığı sildi.
Yeni bir soru yazdı:

“Vücut, oksijenin yetmediğini nasıl anlar?”

Bu kez kimse hemen konuşmadı.

Çünkü bu soru, tek bir organın değil, bütün bir sistemin sorusuydu.

Sihirli Profesör yavaşça ortaya çıkarken halen esniyordu.

Günaydınnn çocuklaar diye seslenirken reverans yaparak herkesi selamladı. Sonra direk konuya girdi. “Bu,” dedi, “gizli bir kontrol mekanizmasının hikâyesidir.”

Elini kaldırarak sihirli kelimelerini mırıldandı.

Bir anda serin ve karanlık bir ortamdaydılar.
Kan damarları kıvrılıyordu. Süzülen sıvılar vardı.

“Burası,” dedi Profesör, “böbrekler.”

Eylül şaşırdı “Oksijenle ne ilgisi var?” dedi. “Böbrekler idrar yapmaz mı?”

Profesör başını salladı. “Yapar,” dedi. “Ama aynı zamanda oksijenin sessiz bekçisidir.”

Bir hücre büyütüldü.

“Bu hücreler,” dedi, “kandaki oksijen miktarını sürekli izler.”

Aziz dikkatle baktı. “Bir sensör gibi,” dedi.

“Evet,” dedi Profesör. “Oksijen düştüğünde, bu hücreler bir sinyal üretir.”

Bir molekül belirdi.

Eritropoietin (EPO)

“Bu,” dedi Profesör, “bir emirdir.”

Ortam hızla değişti.

Süngerimsi, kırmızı bir doku.
Hareketli hücreler.

“Burası,” dedi Profesör, “kemik iliği.”

Ali hemen fark etti. “Burada sürekli yeni hücreler yapılıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“EPO – Eritropoietin sinyali buraya gelir.”

Bir hücre dizisi canlandı.

Kök hücre → öncül hücre → olgun alyuvar

“Bu sürece,” dedi Profesör, “eritropoez denir.”

Zehra düşündü. “Yani oksijen azsa, vücut daha fazla taşıyıcı üretir.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu, kapasiteyi artırma yoludur.”

Bir grafik belirdi.

Daha fazla alyuvar → daha fazla hemoglobin → daha fazla oksijen taşıma

Bir dağın zirvesindeydiler.

Aynı yer.
Ama bu kez zaman ilerliyordu.

“İlk gün,” dedi Profesör, “baş ağrısı, halsizlik olur.”

Birinci grafik: düşük oksijen, yetersiz taşıma

“Birkaç hafta sonra,” dedi, “ne olur?”

Grafik değişti.

Alyuvar sayısı arttı.
Hemoglobin yoğunluğu yükseldi.

Kıvanç konuştu: “Vücut ortamı değiştiremeyince, kendini değiştiriyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Buna fizyolojik adaptasyon denir.”

Ama Profesör durdu. “Her adaptasyonun bir bedeli vardır.”

Çınar sordu: “Nedir?”

“Kan,” dedi Profesör, “çok koyulaşırsa akış zorlaşır.”

Bir denge terazisi belirdi.

Bir tarafta taşıma kapasitesi, diğer tarafta akışkanlık.

“Vücut,” dedi Profesör, “bu dengeyi sürekli ayarlar.”

Sınıfa geri döndüler.

Hatice öğretmen konuştu: “İki kişi düşünün. İkisi de aynı hemoglobin değerine sahip. Ama biri çok yorgun, diğeri değil.”

Mila hemen sordu: “Neden?”

Profesör yanıtladı: “Çünkü sadece sayı değil, uyum yeteneği önemlidir.”

Bir tablo belirdi:

  • Kalp hızı
  • Solunum hızı
  • Damar genişliği
  • Mitokondri sayısı

“Vücut,” dedi Profesör, “oksijen azaldığında sadece kanı değil, tüm sistemi ayarlar.”

Mehmet Atlas düşündü: “Yani hemoglobin merkezde ama tek başına değil.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu bir ağ sistemidir.”

Hatice öğretmen son soruyu sordu: “Vücut kendini her zaman kurtarabilir mi?”

Sınıf sessizdi.

Ege cevap verdi: “Hayır. Çünkü sistem çok akıllı ama sınırsız değil.”

Profesör gülümsedi. “İşte,” dedi, “bilimsel gerçekçilik.” “Bir sistemin varlığı kadar, sınırlarını bilmek de bilgidir.”

Asasını yere vurdu. Işık yavaşça dağıldı. Sınıfa tekrar geri geldiler.

Ama çocuklar artık şunu biliyordu:

Hemoglobin tek başına bir kahraman değil, bütün vücudun uyum içinde çalıştığı bir orkestranın parçasıdır.

Sınıfa döndüklerinde Hatice öğretmen tahtada hiçbir şey yazmıyordu.
Bu kez soruyu önce konuşmak istiyordu.

“Şimdiye kadar,” dedi, “hemoglobinin nasıl çalıştığını, ne zaman zorlandığını ve vücudun buna nasıl cevap verdiğini gördük.
Ama gerçek hayatta doktorlar bir şeyi daha kullanır.”

Ege sordu: “Kan tahlili mi?”

Hatice öğretmen başını salladı. “Evet,” dedi.
“Ama önemli olan şu: Kan tahlilindeki bir sayı, her zaman gerçeği söyler mi?”

Bu soru sınıfta kısa bir duraksama yarattı.

Sihirli Profesör sınıfın içerisinde havada uçarken, gülümseyerek çocuklara, “Sayılara güvenmek kolaydır,” dedi. “Ama bilim, sayıların ne anlattığını sorgular.”

Elini kaldırıp sınıfın üzerine sihirli altın rengi bir toz serpiştirdi.

Bir anda tüm sınıf beyaz bir ortamdaydılar.

Cihazlar.
Ekranlar.
Grafikler.

Bir kan tüpü büyütüldü.

“Bu tüpten,” dedi Profesör, “birçok bilgi elde edilir.”

Ekranda değerler belirdi:

  • Hemoglobin: 11,5 g/dL
  • Hematokrit
  • Eritrosit sayısı

Mila hemen sordu: “Bu iyi mi, kötü mü?”

Profesör cevap vermedi. Onun yerine başka bir ekran açtı.

Aynı değerler, iki farklı kişi için gösterildi.

Birinci kişi: deniz seviyesinde yaşayan, hareketsiz biri.
İkinci kişi: yüksek irtifada yaşayan, düzenli spor yapan biri.

“Gördüğünüz gibi,” dedi Profesör, “aynı sayı, iki vücutta farklı anlam taşır.”

Zehra dikkatle baktı. “Yani referans değerler herkese aynı şeyi söylemez.”

“Evet,” dedi Profesör. “Referans, sadece bir çerçevedir; karar değildir.”

Hatice öğretmen devreye girdi.

“Referans aralıkları,” dedi, “sağlıklı olduğu düşünülen birçok kişinin ortalamasıdır.”

Tahtada bir çan eğrisi belirdi. “Bu eğrinin ortası,” dedi, “en sık görülen değerlerdir.
Lakin herkes bu ortada olmak zorunda değildir.”

Çınar düşündü: “Yani biraz altında ya da üstünde olmak, hemen hastalık demek değil.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen. “Bilim, bağlamı sorar.”

Sihirli Profesör ekledi: “Bir değer ancak şu sorularla anlam kazanır:
Bu kişi kim?
Nerede yaşıyor?
Vücudu neye uyum sağlamış?”

Ortam değişti.

Bir hasta görüntüsü belirdi.

Hemoglobin: 13 g/dL Normal aralıkta.

Ama kişi halsizdi.

“Bu nasıl olur?” diye sordu Aziz.

Profesör cevapladı: “Çünkü hemoglobin miktarı normal olabilir ama oksijeni bırakma yeteneği bozulmuş olabilir.”

Bir eğri belirdi.

Bu kez eğri sola kaymıştı.

“Karbonmonoksit,” dedi Profesör, “ya da bazı genetik hemoglobin türleri, sayıyı değiştirmeden işlevi bozar.”

Ela K hemen bağladı: “Yani taşıyıcı var ama yük hücreye gitmiyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu yüzden klinik düşünme, sadece sayıya değil, işleve bakar.”

Başka bir örnek belirdi.

Hemoglobin: 10 g/dL Referansın altında.

Ama kişi günlük işlerini rahat yapıyordu.

Ali şaşkındı. “Bu kişi neden daha iyi hissediyor?”

Profesör açıkladı: “Çünkü vücut uyum sağlamış.”

Grafikler belirdi:

  • Artmış kalp debisi
  • Artmış solunum
  • Artmış oksijen ekstraksiyonu

“Bu,” dedi Profesör, “kronik duruma uyumdur.”

Eylül düşündü: “O zaman müdahale gerekip gerekmediğine karar vermek zor.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen. “Ve tıbbın sanatı da burada başlar.”

Sınıfa geri döndüler.

Hatice öğretmen tahtaya üç kelime yazdı:

SAYI – BELİRTİ – BAĞLAM

“Bu üçü birlikte değerlendirilmeden,” dedi, “doğru karar verilemez.”

Sihirli Profesör son kez konuştu:

“Bilimde en tehlikeli cümle şudur: ‘Değer normal, sorun yok.’”

Sınıf sessizdi.

“Çünkü,” dedi Profesör, “normal görünen bir sayı, anormal bir gerçeği gizleyebilir.”

Işık yavaşça söndü.

Ama çocukların zihninde yeni bir eşik açılmıştı.

Artık sadece ne kadar olduğunu değil, nasıl çalıştığını soruyorlardı.

Sınıfa döndüklerinde herkesin aklında aynı soru vardı, ama kimse yüksek sesle sormuyordu.

Hatice öğretmen bunu fark etti.

“Şimdiye kadar,” dedi, “oksijenin nasıl taşındığını, ne zaman taşınamadığını ve vücudun bunu nasıl telafi ettiğini gördük.
Ama asıl soruyu henüz sormadık.”

Tahtaya yavaşça yazdı: “Oksijen hücreye girdiğinde ne olur?”

Ege başını kaldırdı. “Enerji üretilir,” dedi. “Ama nasıl?”

Hatice öğretmen gülümsedi. “Bu sorunun cevabı,” dedi, “kanın değil, hücrenin içinde.”

Zil çaldı. Tüm sınıf sınıftan çıkıp çıkmamakta tereddüt ediyordu.

Hatice öğretmen, hadi bakalı herkes dışarı ihtiyaçlarınız giderip gelin dedi.

5 dk da herkes sınıfta yerini almıştı bile.

Sihirli Profesör bu kez acele etmeden belirdi.

“Eğer oksijenin yolculuğunu gerçekten anlamak istiyorsanız,” dedi, “onu son durağına kadar takip etmeliyiz.”

Elini kaldırdı sihirli tozu havaya doğru savurdu ardından her yer bir anda bembeyaz parladı. Ardından;

Bir anda kendilerini bir hücrenin içinde buldular.

Etrafları zarlarla çevriliydi.
Proteinler, enzimler, hareketli yapılar vardı.

“Burası,” dedi Profesör, “bir kas hücresi.”

Bir oksijen molekülü yaklaştı.
Hemoglobinden ayrıldı.
Hücre zarından geçti.

“Asıl yolculuk,” dedi Profesör, “şimdi başlıyor.”

Mila etrafına bakındı. “Oksijen burada serbest,” dedi. “Artık hemoglobin yok.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu, oksijen için tehlikeli bir andır.”

Zehra şaşırdı. “Neden?”

“Çünkü,” dedi Profesör, “oksijen kontrolsüz kullanılırsa hücreye zarar verebilir.”

Hücrenin derinlerinde oval bir yapı büyüdü.

Katlı zarlar.
Düzenli kıvrımlar.

“Bu,” dedi Profesör, “mitokondri.”

Çınar hemen konuştu: “Herkes buna hücrenin enerji santrali diyor.”

Profesör başını salladı. “Eksik bir benzetme,” dedi. “Mitokondri enerji üretmez; enerjiyi dönüştürür.”

Bir molekül belirdi: Glikoz.

“Besinlerle aldığınız enerji,” dedi Profesör, “kimyasal bağlar hâlinde buraya gelir.”

Oksijen mitokondrinin içine girdi.

“Ve oksijen,” dedi Profesör, “bu dönüşümün son halkasında yer alır.”

Bir zincir belirdi.

Proteinler sırayla dizilmişti.

“Bu,” dedi Profesör, “elektron taşıma zinciri.”

Asya dikkatle baktı. “Oksijen burada en başta değil,” dedi.

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü oksijen başlatan değil, bitirendir.”

Elektronlar zincir boyunca aktı.

“Eğer oksijen olmazsa,” dedi Profesör, “bu elektronlar birikir.”

Tıkanıklık oluşur. “Ve sistem durur.”

Ali düşündü. “Yani oksijen, elektronları alıp sistemi rahatlatıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Oksijen, son elektron alıcısıdır.”

Oksijen elektronları aldı.
Su oluştu.

Enerji serbest kaldı.

ATP molekülleri belirdi.

Bir anda görüntü karardı.

Oksijen azaldı.

Elektron zinciri yavaşladı.
ATP üretimi düştü.

Yaman sordu: “Hücre hemen ölür mü?”

“Hayır,” dedi Profesör. “Ama daha ilkel bir yola geçer.”

Bir ok belirdi: Anaerobik yol

“Bu yol,” dedi Profesör, “az enerji üretir ve laktik asit oluşturur.”

Kas hücresi şişti.

“Bu yüzden,” dedi Profesör, “oksijensiz çalışan kaslar çabuk yorulur.”

Eylül başını salladı. “Demek ki oksijen olmadan yaşamak mümkün ama sürdürülebilir değil.”

“Evet,” dedi Profesör. “Bu, geçici bir çözümdür.”

Hatice öğretmen: “Artık şunu söyleyebilir miyiz: Oksijen neden sadece nefes almak değildir?”

Defne Ebrar cevap verdi: “Çünkü oksijen, hücrenin enerjiyi güvenli şekilde kullanabilmesi için gereklidir.”

Sihirli Profesör ekledi: “Ve bu yüzden hemoglobin, oksijen, damarlar ve hücreler tek bir hikâyenin parçalarıdır.”

Bir an durdu. “Bu hikâyede bir halka koparsa,” dedi, “enerji kesilir.”

Ama çocuklar artık şunu biliyordu:

Oksijenin değeri, varlığında değil; enerjiyi mümkün kılmasındadır.

Küçük gençler sessizleşti. Bu kez kimse hemen konuşmadı.
Çünkü çocuklar ilk kez şunu fark etmişti:

Oksijen yalnızca hücrelerin değil, davranışların da altyapısıydı.

Hatice öğretmen yavaşça sordu: “Peki şimdi,” dedi, “enerji hücrede üretiliyor.
Ama bu enerji neye dönüşüyor?”

Kıvanç elini kaldırdı. “Hareket,” dedi. “Düşünme.” “Karar verme.”

Sihirli Profesör başını salladı. “Evet,” dedi. “Ve bunların hepsi aynı kaynaktan beslenir.”

Elini kaldırıp bu sefer altın renkli sihirli tozu havaya serpmesiyle birlikte bir anda kendilerini beyin damarlarının içinde buldular.

“Şaşıracaksınız,” dedi Profesör, “ama beyin, vücut ağırlığının sadece yüzde ikisini oluşturur.”

Atlas hemen sordu: “O zaman neden bu kadar önemli?”

“Çünkü,” dedi Profesör, “vücuttaki oksijenin yaklaşık yüzde yirmisini tek başına tüketir.”

Damarlar daraldı, genişledi.

“Beyin hücreleri,” dedi Profesör, “enerji depolayamaz.”

“Yani,” dedi Ela, “oksijen gelmezse bekleyemezler.”

“Kesinlikle,” dedi Profesör. “Bu yüzden beyin, oksijen azalmasını ilk hisseden organdır.”

Bir sinir hücresine girdiler.

Elektrik sinyalleri akıyordu.

“Bir şeye dikkat etmek,” dedi Profesör, “pasif bir durum değildir.” “Beyin,” dedi, “dikkat için enerji harcar.”

Bir anda oksijen akışı azaldı.

Sinyaller yavaşladı.
Bağlantılar gecikti.

Yaz konuştu: “Bu, derste dalıp gitmeye benziyor.”

Profesör gülümsedi. “Evet,” dedi. “Uzun süre kapalı ortamda kalınca, yetersiz nefes alındığında, ya da ağır yorgunlukta ilk bozulan şey dikkat olur.”

Mehmet düşündü. “Yani dikkatsizlik bazen tembellik değil.”

“Çoğu zaman,” dedi Profesör, “biyolojik bir sınırdır.”

Bir kontrol merkezi belirdi: Prefrontal korteks.

“Burası,” dedi Profesör, “Beyinde – planlama, muhakeme ve risk değerlendirme merkezi.”

Oksijen akışı biraz daha azaldı.

Merkez karardı.

“Bu durumda,” dedi Profesör, “beyin hızlı ama yüzeysel kararlar verir.”

Aziz sordu: “Yani acelecilik?” “Evet,” dedi Profesör. “Ve hata yapma olasılığı artar.”

Bir sahne belirdi:

Uykusuz bir sürücü.
Uzun vardiyada çalışan bir işçi.
Sınavda nefesi hızlanan bir öğrenci.

“Hepsinde ortak olan şey,” dedi Profesör, “oksijen–enerji–kontrol zincirinin zayıflamasıdır.”

Kas hücreleri tekrar göründü.

Ama bu kez sorun kas değildi.

“Bir insan,” dedi Profesör, “çoğu zaman kasları bitmeden durur.”

Mercan şaşırdı. “Ama bacaklar yanıyor.”

“Çünkü,” dedi Profesör, “beyin tehlikeyi erken algılar.”

“Yetersiz oksijen, artan laktat ve düşen enerji,” dedi, “beyne şunu söyler: ‘Dur, risk artıyor.’”

Ege başını salladı. “Yani yorgunluk bir koruma.”

“Evet,” dedi Profesör. “Akıllı bir frendir.”

Profesör bir hücreye asasını dokundurdu ve hooopp bir yazı tahtası oluştu.

Hatice öğretmen tahtaya üç kelime yazdı:

Nefes – Enerji – Davranış

“Artık şunu söyleyebilir miyiz?” dedi.

Defne Yaz cevap verdi: “Performans sadece yetenekle ilgili değil.”

Ela K ekledi: “Ve motivasyon tek başına yeterli değil.”

Sihirli Profesör: “Oksijen yetersizse, dikkat dağılır, karar kalitesi düşer, hata artar, yorgunluk erkenden gelir.”

Bir an sessizlik oldu.

Sonra Profesör konuştu: “Bu yüzden,” dedi, “doğru nefes, uygun ortam, yeterli dinlenme birer performans stratejisidir.”

Hatice öğretmen küçük gençlere baktı. “Artık,” dedi, “birinin dalgınlığına, yorgunluğuna ya da hata yapmasına farklı bakabiliriz.”

Sihirli Profesör ciddi bir tavırla: “Davranış, hücrenin sesidir. Hücre dinlenmezse, zihin netleşmez.”

Sınıfa geri dönüldüğünde kimse yerinden kıpırdamıyordu.

Çünkü artık çocuklar şunu biliyordu: Yorgunluk, “yoruldum” demeden çok önce başlıyordu.

Hatice öğretmen sordu: “Biriniz koşarken durduğunuzda, gerçekten bacaklarınız mı bitmiştir?”

Yaman düşündü. ”Bazen nefesim yetmiyor,” dedi. “Bazen de aklım bırak diyor.”

Sihirli Profesör hafifçe gülümsedi. “İşte,” dedi, “yorgunluğun üç yüzü.”

Tekrar elini cebine attı bu sefer kıpkırmızı bir toz vardı avuçlarında. Küçük gençlere doğru savurdu tozu..

Bir kas hücresinin içinde buldu hepsi de kendini.

Mitokondriler ışıldıyordu.

“Burada,” dedi Profesör, “enerji üretilir.”

Ama bu kez görüntü farklıydı.

Oksijen azalmıştı.
ATP üretimi yavaşlamıştı.

“Enerji üretimi,” dedi Profesör, “oksijene bağımlıdır.”

Atlas sordu: “Oksijen az olunca ne olur?”

“Enerji yolu değişir,” dedi Profesör. “Anaerobik yola geçilir.” Laktat birikmeye başlar.

“Bu,” dedi Profesör, “kas yanması dediğiniz histir.”

Sonra durdu yavaşça küçük gençlerin hepsinin gözlerinde teker teker gezdirdi gözlerini.

“Yalnız,” dedi, “bu hâlâ ilk sınır değildir.”

Bir anda sinir-kas bağlantısına geçtiler.

“Kasın kasılması,” dedi Profesör, “beyinden gelen sinyal olmadan olmaz.”

Sinyaller yavaşladı.

Zehra fark etti. “Kas durmuyor,” dedi, “ama emir gecikiyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Sinir sistemi yorulduğunda kas hâlâ güçlü olabilir ama komut gecikir.”

Bu noktada hata artar.

Top kaçırılır.
Adım yanlış atılır.
El titrer.

“İşte,” dedi Profesör, “iş kazalarının büyük kısmı burada başlar.

Bir anda beyne çıktılar.

Ama bu kez görüntü sessizdi.

“Bu,” dedi Profesör, “merkezi yorgunluktur.”

Ela Y sordu: “Yani insan istemeden mi bırakıyor?”

“Evet,” dedi Profesör. “Beyin risk hesaplar.”

“Şunu sorar,” dedi: ‘Enerji düşüyor mu?’ ‘Oksijen yeterli mi?’ ‘Hata olasılığı artıyor mu?’

Cevaplar olumsuzsa… “Dur,” der.

Tüm sınıf bu bilgileri hazmetmeye çalışır gibi sessizleşti yine.

“Yorgunken,” dedi Hatice öğretmen, “neden daha çabuk sinirleniriz?”

Profesör cevap verdi: “Çünkü,” dedi, “beyin enerjiyi kısıtlı kullanır.” “Önce,” dedi, “üst düzey kontrol kapatılır.”

Ne kapanır?

  • Sabır
  • Duygu kontrolü
  • Uzun vadeli düşünme

Ne kalır?

  • Hızlı tepkiler
  • Kısa yollar
  • Daha fazla hata

Mehmet Atlas başını salladı. “Yani yorgunluk karakter değil.”

“Hayır,” dedi Profesör. “Fizyolojik bir durumdur.

Profesör, Hatice öğretmenin bir şeyler yazmak istediğini hemen anladı asasını en yakın yere dokunduruverdi çabucak.

Hatice öğretmen tahtaya yazdı:

Performans = Kapasite × Biyolojik Uygunluk

“Bir insan,” dedi Profesör, “ne kadar bilgili ya da yetenekli olursa olsun biyolojik sınırı aşamaz.”

“Bu yüzden,” dedi, “yüksek performans yalnızca çalışmakla değil doğru dinlenmekle mümkündür.”

Sihirli Profesör küçük gençlere baktı. “Yorgunluk,” dedi, “düşman değil.” “Bir uyarıdır.”

“Onu dinleyen,” dedi, “daha uzun, daha güvenli ve daha doğru performans gösterir.”

Çocuklar bir ağızdan mırıldandılar:

Vücut konuşur. Davranış tercümedir.

Kimse nefes aldığını düşünmüyordu lakin herkes nefes alıyordu.

Hatice öğretmen sordu: “Şu an nefes aldığınızı fark ediyor musunuz?”

Bir an duraksama oldu.

Ege güldü. “Şimdi fark ettim,” dedi. “Ve garip oldu.”

Sihirli Profesör; “Çünkü,” dedi, “nefes çoğu zaman otomatik çalışır.” “Ama,” diye ekledi, “performans devreye girdiğinde nefes artık otomatik kalmaz.”

Bir akciğerin içine girdiler.

Alveoller balon gibi açılıp kapanıyordu.

“Nefes almak,” dedi Profesör, “oksijen almak değildir.”

Mila şaşırdı. “Ama nefes almazsak oksijen gelmez.”

“Doğru,” dedi Profesör. ”Ancak nefes alıyor olmak oksijenin hücreye ulaştığı anlamına gelmez.”

Bir oksijen molekülü alveolden kana geçti.

Ama sonra durdu.

“Şimdi,” dedi Profesör, “asıl soru başlıyor.” “Bu oksijen,” dedi, “hemoglobine bağlanacak mı?” “Dokulara bırakılacak mı?”

Bir çocuk hızlı hızlı nefes alıyordu.

Göğüs yukarı kalkıyor, omuzlar geriliyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “üst göğüs solunumu.”

Kıvanç sordu: “Yanlış mı?”

“Tehlikeli,” dedi Profesör, “özellikle uzun süreliyse.”

Karbon dioksit azalmaya başladı.

“CO₂ düşünce,” dedi Profesör, “Bohr etkisi zayıflar.”

Hemoglobin oksijeni sıkı tutmaya başladı.

“Oksijen kanda var,” dedi Defne Ebrar, “ama hücreye gidemiyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “İşte bu, gizli oksijen açlığıdır.”

Bir anda çocuklar sıralarda otururken kendilerini gördüler. Ama kamburlardı. Göğüs kafesleri sıkışmıştı.

“Duruş,” dedi Profesör, “akciğer hacmini belirler.” “Öne çöken bir vücut,” dedi, “diyaframın hareketini sınırlar.”

Atlas sordu: “Bu yüzden mi uzun süre oturunca yoruluyoruz?”

“Evet,” dedi Profesör. “Beyin daha az oksijen alır.” “Dikkat düşer.” “Hata artar.”

Bir sinir merkezine geçtiler.

“Nefes,” dedi Profesör, “beyni doğrudan etkileyen nadir reflekslerden biridir.”

Yavaş, derin bir nefes alındı.

Kalp hızı düştü.
Damarlar genişledi.

“Bu,” dedi Profesör “parasempatik sistemin devreye girmesidir.”

Ela K fısıldadı: “Yani sakinlik.”

“Ve netlik,” dedi Profesör.

Bir sahne belirdi:

  • Sınav öncesi
  • Yarış çizgisi
  • Sunumdan önce
  • Kritik bir karar anı

Herkes nefesini tutuyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “beynin alarm hâlidir.”

Oksijen düşer.
CO₂ dengesizleşir.
Dikkat daralır.

“Doğru nefes,” dedi, “performansı artırmaz.”

“Ne yapar?” diye sordu Yaman.

“Performansın düşmesini engeller.”

Profesör ve Hatice öğretmen göz göze geldiler. Profesör hemen anladı ve asası ile Hatice öğretmene hemen tahta oluşturdu.

Hatice öğretmen tahtaya yazdı:

Duruş → Nefes → Oksijen → Davranış

“Zincirin bir halkası bozulursa,” dedi, “sonuç davranışta görülür.”

Sihirli Profesör: “İyi performans,” dedi, “her zaman daha fazla çaba değildir.”

“Bazen,” dedi, “daha iyi nefes almaktır.”

Çocuklar nefeslerini fark ediyorlardı.

Sessizdi.

Derindi.

Ve bilinçliydi.

Küçük gençlerde bir huzursuzluk vardı.Kendi nefeslerini dinlemek onları farklı etkilemişti.

Kimse konuşmuyordu ama herkesin omuzları biraz gergindi.

Hatice öğretmen sordu:

“Bir şey sizi çok korkuttuğunda ya da çok heyecanlandırdığında ilk ne olur?”

Eylül cevap verdi: “Nefesim değişir.”

Aziz ekledi: “Kalbim hızlanır.”

Sihirli Profesör, “Ve işte tam o anda,” dedi, “oksijenin dağılım planı değişir.”

Sihirli Profesör öyle hızlı bir sihir yaptı ki…

Bir anda yine kan dolaşımının içine girdiler.

Ama bu kez akış farklıydı.

“Stres anında,” dedi Profesör, “beyin hayatta kalma moduna geçer.”

Damarlar bazı bölgelerde daraldı. Bazı bölgelerde genişledi.

“Öncelik,” dedi Profesör, “kaslardır.”

“Kaçmak.”
“Savunmak.”
“Tepki vermek.”

Ela Y sordu: “Peki düşünmek?”

Profesör durdu. “Düşünmek,” dedi, “bu listede ilk sırada değildir.”

Bir sahne belirdi.

Bir çocuk sınavda sadece bir soruya bakıyordu.

Etraf silikti.

“Bu,” dedi Profesör, ”dikkat tünelleşmesidir.”

“Beyin,” dedi, “oksijeni sınırlı gördüğünde geniş düşünmeyi kapatır.”

Prefrontal korteksin (beyinde bir bölge) ışıkları azaldı.

“Uzun vadeli planlama,” dedi, “geri çekilir.”

Ne kalır?

  • Tek hedef
  • Hızlı karar
  • Dar görüş

Çınar fısıldadı: “Bu bazen işe yarar.”

“Evet,” dedi Profesör. “Acil durumlarda.” “Ancak,” diye ekledi, “sürekli olursa performansı düşürür.”

Bir iş sahnesi belirdi.

Yorgun bir çalışan.
Acele.
Stresli.

“Stres,” dedi Profesör, “oksijen eksikliği yaratmaz.”

“Ne yapar?” diye sordu Atlas.

Yanlış dağıtır.

Dikkat daralır.
Çevresel ipuçları kaçırılır.
El–göz koordinasyonu bozulur.

“İş kazalarının,” dedi Profesör, “büyük kısmı bilgi eksikliğinden değil oksijenin yanlış yere gitmesinden kaynaklanır.”

Bir çocuk nefesini tutuyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “stres nefesidir.”

CO₂ düştü.
Bohr etkisi zayıfladı.

“Oksijen var,” dedi Defne Yaz, “ama hücre alamıyor.”

“Ve beyin,” dedi Profesör, “bunu tehdit olarak algılar.”

Kısır döngü başladı:

Stres → Yanlış nefes → Oksijen bırakımı azalır → Daha fazla stres

Hatice öğretmen sordu: “Bu zinciri nerede kırabiliriz?”

Bir sessizlik oldu.

Sonra Mila konuştu: “Nefeste.”

Profesör başını salladı. “Evet,” dedi. “Çünkü nefes, otonom sistem ile bilinç arasında köprüdür.”

Yavaş nefes.
Derin diyafram hareketi.
CO₂ dengesi.

“Bu,” dedi Profesör, “oksijenin tekrar beyne dönmesini sağlar.”

Profesör herkesi kucaklayacakmış gibi kollarını açtı. Pelerini ile birikte sanki her şeyi kaplar gibi bir hareket yaptı ve pufffff…

Sınıfa geri döndüler.

Ama artık herkes farklı oturuyordu.

Daha dik.
Daha sakin.

Sihirli Profesör: “Stres,” dedi, “düşman değildir.” “Ama kontrolsüz stres,” dedi, “oksijeni çalar.” “Ve oksijen gidince,” dedi, “performans sessizce çöker.”

Bir andan sınıf kapkaranlık oldu göz gözü görmüyor hatta hiçbiri kendini dahi göremiyordu.

Sınıf tekrar aydınlandı.

Sihirli Profesör sınıfın içinde uçarak şunu sordu “Bakmakla görmek aynı şey midir?”

Bir sessizlik oldu.

Sonra Zehra konuştu: “Bazen bakıyorum ama fark etmiyorum.”

Profesör başını salladı. “İşte bunun sebebi çok bilinmez” dedi, “şimdi de bunun nedenini göreceğiz.”

Ellerini birbirine çarptı veee…. Bir anda kendilerini gözün içinde buldular.

Işık retina üzerine düşüyordu.
Sinyaller oluşuyordu.

“Göz,” dedi Profesör, “kusursuz çalışıyor.”

Ama görüntü ilerlemedi.

Görme sinirinde bir duraksama vardı.

“Görmek,” dedi Profesör, “gözle değil, beyinle olur.”

Ege sordu: “O zaman sorun nerede?”

“Dikkatte,” dedi Profesör.

Beynin içine girdiler.

Bir ışık huzmesi daralmıştı.

“Stres,” dedi Profesör, “oksijeni kaslara yönlendirir.”

Prefrontal korteksin ışığı azaldı. “Bu bölge,” dedi, “geniş algıdan sorumludur.”

“Algı daralınca,” dedi, “beyin sadece en belirgin uyaranı seçer.”

Defne Ebrar sordu: “Yani diğer şeyler yok olmuyor mu?”

“Hayır,” dedi Profesör. “Beyin onları bilinç dışına iter.”

Bir deney sahnesi belirdi.

Bir top paslaşılıyordu.

Ama ortadan geçen biri fark edilmiyordu.

“Bu,” dedi Profesör, “seçici körlüktür.”

“Göz görür,” dedi, “ama beyin kaydetmez.”

Çınar düşündü. “Bu kazalarda olur mu?”

“Çok sık,” dedi Profesör. “Sürücü,” dedi, “önüne bakar ama yayayı görmez.”

Bir sınıf sahnesi belirdi.

Öğretmen anlatıyordu. Ama öğrencinin zihni kapalıydı.

“Dikkat tünelleştiğinde,” dedi Profesör, “yeni bilgi giremez.”

Çünkü öğrenme için gerekenler:

  • Geniş dikkat
  • Yeterli oksijen
  • Sakin sinir sistemi

“Stres,” dedi, “öğrenmenin düşmanıdır.”

Bir iş sahnesi belirdi.

Aynı hata tekrar ediliyordu.

“Çünkü,” dedi Profesör, “kişi aslında görmüyordu.”

“Bu yüzden,” dedi, “eğitim sadece bilgi vermek değildir.”

“Ne olmalı?” diye sordu Atlas.

“Biyolojik uygunluk,” dedi Profesör.

Hatice öğretmen sordu: “Bu tünelden nasıl çıkarız?”

Profesör cevap verdi: “Üç anahtarla.”

Tahtaya yazdı:

  1. Nefes – CO₂ dengesini geri getirir
  2. Durmak – Beyne zaman kazandırır
  3. Geniş bakış – Tehdit yok mesajı verir

“Bu olduğunda,” dedi, “oksijen tekrar düşünceye döner.”

Sihirli Profesör fısıldadı: “Görmemek çoğu zaman gözle ilgili değildir.”

“Beyin,” dedi, “kendini korurken dünyayı daraltır.”

“Ve siz,” dedi, “bunu fark ederseniz, tünelden çıkarsınız.”

Sınıfta bu kez farklı bir hava vardı.

Kimse suçlayıcı değildi. Kimse savunmada değildi.

Hatice öğretmen sakin bir sesle sordu: “Bir insan hata yaptığında ilk aklımıza gelen ne olur?”

Can cevap verdi: “Dikkatsizdi.”

Ali ekledi: “Önemsemedi.”

Sihirli Profesör; “Peki,” dedi, “ya hata bir seçim değilse?”

Sınıf sessizleşti.

Bir iş sahnesi belirdi.

Her şey normaldi.

Ama Profesör zamanı yavaşlattı.

“Hiçbir hata,” dedi, “tek bir anda oluşmaz.”

Zincir görünür oldu:

  • Hafif yorgunluk
  • Yanlış nefes
  • Daralan dikkat
  • Oksijenin yanlış dağılması

“Ve en sonda,” dedi, “gördüğünüz hata.”

Ege sordu: “Yani hata son halka mı?”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve en kolay suçlanan.”

Beynin içine girdiler.

“Beyin,” dedi Profesör, “önce güvenliği sağlar.”

Ama güvenlik tanımı şuydu: Hayatta kalmak

“Bu,” dedi, “her zaman doğru işi yapmak değildir.”

Tehdit algısı arttığında:

  • Dikkat daralır
  • Riskler küçümsenir ya da büyütülür
  • Kısa yol tercih edilir

Defne Yaz konuştu: “Yani beyin bizi korurken hata yaptırabiliyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü öncelik değişir.”

Bir sahne tekrar etti.

Aynı kişi.
Aynı ortam.
Aynı hata.

“Çünkü,” dedi Profesör, “biyolojik koşullar değişmemiştir.”

“Bilgi verilmiştir,” dedi, “ama oksijenlenme, dinlenme ve stres değişmemiştir.”

Mila sordu: “O zaman eğitim yetmez mi?”

“Bilgi,” dedi Profesör, “davranış için gereklidir.”

“Ama,” dedi, “yeterli değildir.”

Hatice öğretmen tahtaya yazdı: Bilgi + Biyoloji = Davranış

“Bir sistem,” dedi Profesör, “insanları hatasız olmaya zorlayamaz.”

“Ne yapabilir?” diye sordu Yaman.

Profesör, “İnsanların hata yapmayacağı koşulları oluşturur.”

Bu ne demekti?

  • Yeterli dinlenme
  • Temiz hava
  • Uygun tempo
  • Nefes farkındalığı

Profesör sınıfa döndü. “Hata yapan,” dedi, “çoğu zaman kötü niyetli değildir. “Biyolojik olarak sınırdadır.”

Aziz başını salladı. “Bu,” dedi, “bakış açısını değiştiriyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu değişim, güvenliği artırır.”

Sihirli Profesör yavaşça kaybolurken konuştu: “Güvenlik,” dedi, “kurallarla başlar.” “Ama,” dedi, “insanı anlamadan devam edemez.” “Davranışı anlamak istiyorsanız,” dedi, “önce hücreyi dinleyin.”

Sihirli Profesör ”yarın görüşmek üzere küçük geçler” dedi ve ayrılırken kısa bir süre yine kapkaranlık oldu.

Ama bu kez kimse karanlıktan korkmuyordu.

Ertesi gün küçük gençler heyecanla sınıfa girdiklerinde çok şaşırdılar.

Sınıfa bu kez büyük bir şema yansıtılmıştı.

Ama bu bir ders slaytı değildi.
Bir haritaydı.

Hatice öğretmen de şaşkınlıkla baktı. “Bu,” dedi, “bir yol haritası mı?”

Herkesten önce gelmiş olan Sihirli Profesör başını salladı. “Bu,” dedi, “insan davranışının haritası.”

Profesör konuşmaya devam etti: “Yıllarca,” dedi, “şu soru soruldu: ‘İnsan neden hata yapar?’ “Bugün,” dedi, “daha doğru bir soru soruyoruz.”

Tahtaya yazdı:

İnsan HANGİ KOŞULLARDA hata yapar?

Eylül o kadar hızlı konuştu ki tüm sınıf şaşkın bir şekilde ona bakakaldı:

“Yorgunken.”
“Stresliyken.”
“Nefesi bozulduğunda.”

“Evet, bravo” dedi Profesör. “Ve bu koşullar ölçülebilir.

Bir insan silueti belirdi.

“Her davranış,” dedi Profesör, “bir biyolojik zeminde gerçekleşir.”

Bu zeminin bileşenleri:

  • Oksijenlenme durumu
  • CO₂ dengesi
  • Yorgunluk seviyesi
  • Otonom sinir sistemi tonu

“Bu katman bozulursa,” dedi, “üst katmanlar çöker.”

Atlas sordu: “Yani davranış zeminsiz mi kalır?”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve kayganlaşır.”

Bir ışık alanı belirdi.

Bazen genişti.
Bazen dar.

“Dikkat,” dedi Profesör, “sabit değildir.”

“Biyolojiye bağlı olara genişler ya da tünelleşir.”

Çınar sordu: “Tünel ne zaman tehlikeli?”

“Tehdit yokken,” dedi Profesör, “ama beyin varmış gibi davrandığında.” “İşte,” dedi, “modern kazaların çoğu burada başlar.”

Bir kavşak belirdi.

“Karar,” dedi Profesör, “bu kavşakta verilir.”

Ama kavşağın tabelaları bazen silikti.

“Oksijen azsa,” dedi, “seçenekler azalır.”

“Beyin,” dedi, “kısa yolu seçer.”

Zehra konuştu: “Bu yüzden insanla ‘normalde yapmayacağı’ şeyleri yapıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü ‘normal’ biyoloji yoktur.”

Son katmanda iki yol vardı:

  • Güvenli davranış
  • Hata

“Bu katman,” dedi Profesör, “en çok konuşulan.” “Ama,” dedi, “en az kontrol edilen.”

Hatice öğretmen düşündü. “Biz hep en sona müdahale etmişiz.”

“Evet,” dedi Profesör. “Ve bu yüzden geç kalmışız.”

Profesör sınıfa döndü. “Yönetmek,” dedi, “insanı zorlamak değildir.” “Koşulları düzenlemektir.”

Yönetim neyi izler?

  • Nefes ve tempo
  • Dinlenme aralıkları
  • Ortam havası
  • Bilişsel yük

“Bu yapıldığında,” dedi, “davranış kendiliğinden değişir.”

Defne Ebrar konuştu: “Bu sistem,” dedi “herkes için geçerli.”

“Öğrenci,” dedi Mila.
“Öğretmen,” dedi Aziz.
“Çalışan,” dedi Ali.

Profesör gülümsedi. “Evet,” dedi. “Çünkü biyoloji eşittir insan.”

Sihirli Profesör ışığa karışırken konuştu: “Hata,” dedi, “bir karakter özelliği değildir.” “Bir sinyaldir.” “Ve siz,” dedi, “sinyali doğru okursanız davranışı yönetirsiniz.”

Sınıf sessizdi.

Ama bu sessizlik,
anlamanın sessizliğiydi.

Öyle ya ”Oksijen Nelere Kâdir Biliyor musunuz?” ile başlayan hikaye küçük gençlere neler öğretmiş ve daha öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu düşündürmüştü.

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Farklı bir gün Hatice öğretmenin sınıfındayız. Bakalım neler oluyor.

Bilgi Anlaşılınca Değil, Davranışa Dönüşünce Öğrenilmiş Olur

Sınıfta bu kez defterler kapalıydı.

Kimse not almıyordu.

Çünkü artık herkes şunu biliyordu Bu bilgiler ezberlenmek için değil, yaşanmak içindi.

Hatice öğretmen sordu: “Bunca şeyi öğrendik. Peki bunlar nasıl kalıcı olur?”

Sihirli Profesör ilk kez cevap vermeden önce durdu.

“Çünkü,” dedi, ”öğretmek ile yerleştirmek aynı şey değildir.”

Bir sahne belirdi.

Bir öğretmen anlatıyordu.
Bilgi doğruydu.
Slaytlar kusursuzdu.

Ama birkaç gün sonra her şey unutulmuştu.

“Bilgi,” dedi Profesör, “beynin üst katmanına gider.”

“Davranış ise,” dedi, “alt katmanlardan yönetilir.”

Eylül sordu: “Yani bilgi yukarıda kalıyor?”

“Evet,” dedi Profesör. “Biyolojiye dokunmazsa aşağı inmez.”

Tahtada yeni bir başlık belirdi:

Biyoloji Temelli Öğretim

Profesör tek tek anlattı.

1. Önce farkındalık, sonra bilgi

“Çocuk,” dedi, “önce kendi bedenini fark etmeli.”

Nefesini.
Yorgunluğunu.
Dikkat daralmasını.

“Fark etmeyen,” dedi, “yönetemez.”

2. Dil sade ama kavram derin olmalı

“Çocuk dili,” dedi Profesör, “basit demek değildir.”

“Kavramsal olarak güçlü, anlatım olarak anlaşılır olmalıdır.”

Hatice öğretmen başını salladı.

“Bilimi küçültmeden,” dedi, “çocuğa yaklaştırmak.”

3. Deneyim olmadan kalıcılık olmaz

Bir nefes egzersizi sahnesi belirdi.

Bir durma anı.
Bir fark ediş.

“Beyin,” dedi Profesör, “yaşanan bilgiyi saklar.”

Atlas sordu: “Bu sadece bize mi?”

Profesör gülümsedi. “Hayır,” dedi.

Çocuklar için:

– Oyun
– Hikâye
– Bedensel farkındalık

Gençler için:

– Performans
– Sınav
– Spor ve dikkat

Yetişkinler için:

– Yorgunluk
– Stres
– Hata ve güvenlik

“Model aynı,” dedi Profesör “Bağlam değişir.”

Bir fabrika sahnesi belirdi.

Ama bu kez kural listeleri yoktu.

“Kuralları öğretmek,” dedi Profesör, “davranışı garanti etmez.”

Ne öğretiliyordu?

  • Yorgunluk sinyallerini tanıma
  • Dikkat daralmasını fark etme
  • Nefes ve tempo yönetimi

“Bu,” dedi Profesör, “insana hata yapmamayı değil hata eşiğini fark etmeyi öğretir.”

Hatice öğretmen konuştu: “Bu sistem,” dedi, “kimseyi suçlamıyor.”

“Evet,” dedi Profesör. “Çünkü suç, savunma üretir.”

“Anlayış,” dedi, “sorumluluk üretir.

Zehra konuştu: “Artık biri hata yaptığında önce nedenini merak ediyorum.”

Ali ekledi: “Ve kendimde de sinyalleri fark ediyorum.”

Profesör gülümsedi. “İşte,” dedi, “öğrenme budur.”

Sihirli Profesör son kez sınıfa baktı.

“İnsan,” dedi, “makine değildir.” “Ama,” dedi, “bir sistemi vardır.”

“Bu sistemi anlayan,” dedi, “performansı artırır, hataları azaltı ve güvenliği kalıcı hâle getirir.”

Işık yavaşça kayboldu.

Ama bu kez geriye bir şey kaldı:

Farkındalık.

Dr. Mustafa KEBAT

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Sayın okuyucu,

Yukarıda yer alan hikaye firmalarımız Tetkik OSGB – Tetkik Danışmanlık tarafından sosyal sorumluluğumuz olan çocuklarımızı bilgilendirmek, okumaya, çalışmaya, doğal hayata heveslendirmek ülkemize ve geleceğimize yararlı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak maksadı ile yayınlanmıştır.

Dr Mustafa KEBAT

Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz. Varsa hatalarımızı bildirmeniz daha faydalı olmamıza desteğiniz bizim için çok değerli.

Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Doğal Yaşayın

Doğal Beslenin

Aklınıza Mukayet Olun

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir.

Ayrıca, sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir iş güvenliği uzmanının, ilgili mühendisin ya da teknik ekibin yetki ve kararlarının yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, çalışma sahanız içerisindeki tehlike – risk belirlemesi ya da mevcut işleyişin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla firmanızın işleyişine müdahil olma ya da sorumlularınızın vereceği kararların yerine tutması olarak değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

⭐️⭐️⭐️⭐️

Daha Fazla

Bir Elementin Üç Dünyası – Küçük Gençlere

Hatice öğretmen tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:

DEMİR

Sınıfta bir anda hareketlilik başladı.

Tibet kalemini kaldırdı.
Elif yanındaki Asya’ya dönüp fısıldadı.
Çınar arka sıradan öne doğru eğildi.
Mila, defterine kocaman bir soru işareti çizdi.

Hatice öğretmen sınıfa baktı ve gülümsedi.

“Bu kelimeyi hepiniz tanıyorsunuz,” dedi.
“Evde, mutfakta, hastanede, okulda ve kitaplarda sık sık duyuyorsunuz. Ama bugün bu kelimenin gerçekten tek bir şeyi mi anlattığını birlikte sorgulayacağız.”

Defne Ebrar elini kaldırdı.

“Öğretmenim,” dedi, “annem bana kanımda demir eksikliği olduğunu söylediğinde, babam da inşaatta demirle çalışıyor. İkisi de aynı kelimeyi kullanıyor ama ikisi aynı şey olamaz gibi geliyor bana.”

Sınıfta bir sessizlik oldu.

Hatice öğretmen bu sessizliğin içinden gelen merakı çok iyi tanıyordu.

“İşte bugün tam olarak bunu konuşacağız,” dedi.
“Ama bu konu, sınıfta oturarak anlatılacak kadar küçük bir konu değil.”

Masasına doğru yürüdü, çekmecesini açtı ve küçük, eski görünümlü bir zil çıkardı.

Eylül fısıldadı:
“Bu zil çalındığında hep bir şeyler oluyor…”

Hatice öğretmen zili çaldı.

Zil sesi sınıfta yankılanırken hava titredi, duvarlar sanki nefes alıyormuş gibi dalgalandı ve pencereden içeri altın rengi bir ışık süzüldü.

Işığın içinden tanıdık bir siluet çıktı.

Uzun cüppesi, parlak gözleri ve elindeki asasıyla…

Sihirli Profesör.

“Merhaba meraklı beyinler,” dedi.
“Bugün bana oldukça ciddi bir soru sordunuz.”

Mehmet Atlas yerinden doğruldu.

“Öğretmenim,” dedi, “demir dediğimiz şey bir elementse, nasıl oluyor da bazen kanın içinde hayati bir görev yapıyor, bazen de paslanıp köprülerin üstünde duruyor?”

Profesörün gözleri parladı.

“Harika bir başlangıç,” dedi.
“Öyleyse sizi üç farklı dünyaya götürelim.”

Asasını yere vurdu.

Sınıf yavaşça küçülmeye başladı.
Sıralar uzaklaştı.
Tahta silindi.
Çocuklar kendilerini kırmızımsı, sıcak ve akışkan bir tünelin içinde buldular.

“Burası neresi?” diye sordu Zehra.

“Burası,” dedi Profesör, “insan vücudunun içi. Daha doğrusu, kan dolaşım sistemi.”

Etraflarında kırmızı renkli, yuvarlak hücreler akıyordu.

Ali hayranlıkla izledi.

“Bunlar alyuvarlar,” dedi. “Geçen yıl öğrenmiştik.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve şimdi onların içine bakacağız.”

Bir alyuvar yavaşladı, şeffaflaştı ve içi görünür hâle geldi.

Ortada karmaşık ama düzenli bir yapı vardı.

“Bu gördüğünüz,” dedi Profesör,
hemoglobin.”

Ege kaşlarını çattı.

“Bu kelimeyi duyuyorum ama tam olarak ne yaptığını kafamda canlandıramıyorum.”

Profesör alyuvarın içine biraz daha yaklaştı.

“Hemoglobin,” dedi,
“oksijen taşıyan bir proteindir. Ama tek başına çalışmaz.”

Asanın ucuyla küçük bir noktayı işaret etti.

“İşte bu küçük ama çok önemli nokta, demirdir.”

Mila şaşkınlıkla sordu:

“Bu kadar küçük bir şey nasıl bu kadar önemli olabilir?”

Profesör gülümsedi.

“Çünkü bu demir,” dedi,
“özel bir demirdir. Bu demir, elektron alışverişi yapabilen bir demirdir.”

Sınıfta sessizlik oldu.

Asya düşünerek konuştu:

“Elektron alışverişi yapabilmesi, onun oksijenle bağ kurabilmesini sağlıyor olabilir mi?”

Profesör başını salladı.

“Evet,” dedi.
“Ve şimdi çok önemli bir kelime öğreneceğiz.”

Asasını havaya kaldırdı.

Değerlik.

Çocukların bazıları kelimeyi defterine yazdı.

“Demir,” dedi Profesör,
“vücutta çoğunlukla iki hâlde bulunur: iki değerlikli demir (Fe²⁺) ve üç değerlikli demir (Fe³⁺).”

Defne Yaz merakla sordu:

“Bu artı işaretleri ne anlama geliyor?”

“Bu,” dedi Profesör,
“demirin kaç elektron verdiğini ya da alabildiğini gösterir.”

Çınar söze girdi:

“Yani bu demir, sabit bir şey değil; durumuna göre davranışı değişen bir madde.”

“Kesinlikle,” dedi Profesör.
“İşte bu yüzden vücuttaki demir, sıradan bir metal parçası değildir.”

Tam bu sırada Sihirli Profesör avucunda bir çivi belirdi.

“Soğuk, sert, gri bir çivi.”

Tibet hemen konuştu:

“İşte bu da demir.”

Profesör çiviyi alyuvarın yanına getirdi.

“Evet,” dedi.
“Ama bu demir, vücudun kullanabileceği bir demir değildir.”

Elif kaşlarını kaldırdı.

“Ama ikisi de Fe değil mi?”

“Kimyasal olarak evet,” dedi Profesör.
“Ama biyolojik olarak hayır.”

Çiviyi hafifçe vurdu.
Alyuvarın içindeki demir ise ışıldadı.

“Çivideki demir,” dedi,
“kristal yapılar hâlinde, büyük kümeler hâlindedir. Elektronlarını vücuda uygun şekilde veremez. Üstelik sindirim sistemi için yabancı ve tehlikelidir.”

Nilda ciddi bir sesle konuştu:

“Yani vücut, demirin adına değil, onun hangi hâlde olduğuna ve nasıl davrandığına bakıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Vücut, kimya bilir.”

Hatice öğretmen çocuklara baktı.

“Bu yüzden,” dedi,
“demir eksikliği olan birine çivi yedirilmez.”

Sınıfta hafif bir gülüşme oldu ama mesaj çok netti.

Profesör sözünü tamamladı:

“Bugün şunu öğrendik:
Demir tek bir şey değildir.
Aynı element, farklı dünyalarda bambaşka roller oynar.”

Asasını tekrar yere vurdu.

“Bir sonraki yolculukta,” dedi,
“besinlerin içindeki demirin sindirimde nasıl değiştiğini, hangi değerlikte kana geçtiğini ve bağırsakların nasıl bir seçim yaptığına tanık olacağız.”

Çocuklar heyecanla birbirlerine baktı.

Hatice öğretmen tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:

DEMİR

Sınıfta bir anda hareketlilik başladı.

Tibet kalemini kaldırdı.
Elif yanındaki Asya’ya dönüp fısıldadı.
Çınar arka sıradan öne doğru eğildi.
Mila, defterine kocaman bir soru işareti çizdi.

Hatice öğretmen sınıfa baktı ve gülümsedi.

“Bu kelimeyi hepiniz tanıyorsunuz,” dedi.
“Evde, mutfakta, hastanede, okulda ve kitaplarda sık sık duyuyorsunuz. Ama bugün bu kelimenin gerçekten tek bir şeyi mi anlattığını birlikte sorgulayacağız.”

Defne Ebrar elini kaldırdı.

“Öğretmenim,” dedi, “annem bana kanımda demir eksikliği olduğunu söylediğinde, babam da inşaatta demirle çalışıyor. İkisi de aynı kelimeyi kullanıyor ama ikisi aynı şey olamaz gibi geliyor bana.”

Sınıfta bir sessizlik oldu.

Hatice öğretmen bu sessizliğin içinden gelen merakı çok iyi tanıyordu.

“İşte bugün tam olarak bunu konuşacağız,” dedi.
“Ama bu konu, sınıfta oturarak anlatılacak kadar küçük bir konu değil.”

Masasına doğru yürüdü, çekmecesini açtı ve küçük, eski görünümlü bir zil çıkardı.

Eylül fısıldadı:
“Bu zil çalındığında bir şeyler oluyor…”

Hatice öğretmen zili çaldı.

Zil sesi sınıfta yankılanırken hava titredi, duvarlar sanki nefes alıyormuş gibi dalgalandı ve pencereden içeri altın rengi bir ışık süzüldü.

Işığın içinden tanıdık bir siluet çıktı.

Uzun cüppesi, parlak gözleri ve elindeki asasıyla…

Sihirli Profesör.

“Merhaba meraklı beyinler,” dedi.
“Bugün bana oldukça ciddi bir soru sordunuz.”

Mehmet Atlas yerinden doğruldu.

“Hocam,” dedi, “demir dediğimiz şey bir elementse, nasıl oluyor da bazen kanın içinde hayati bir görev yapıyor, bazen de paslanıp köprülerin üstünde duruyor?”

Profesörün gözleri parladı.

“Harika bir başlangıç,” dedi.
“Öyleyse sizi üç farklı dünyaya götürelim.”

Asasını yere vurdu.

Sınıf yavaşça küçülmeye başladı.
Sıralar uzaklaştı.
Tahta silindi.
Çocuklar kendilerini kırmızımsı, sıcak ve akışkan bir tünelin içinde buldular.

“Burası neresi?” diye sordu Zehra.

“Burası,” dedi Profesör, “insan vücudunun içi. Daha doğrusu, kan dolaşım sistemi.”

Etraflarında kırmızı renkli, yuvarlak hücreler akıyordu.

Ali hayranlıkla izledi.

“Bunlar alyuvarlar,” dedi. “Geçen yıl öğrenmiştik.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve şimdi onların içine bakacağız.”

Bir alyuvar yavaşladı, şeffaflaştı ve içi görünür hâle geldi.

Ortada karmaşık ama düzenli bir yapı vardı.

“Bu gördüğünüz,” dedi Profesör,
hemoglobin.”

Ege kaşlarını çattı.

“Bu kelimeyi duyuyorum ama tam olarak ne yaptığını kafamda canlandıramıyorum.”

Profesör alyuvarın içine biraz daha yaklaştı.

“Hemoglobin,” dedi,
“oksijen taşıyan bir proteindir. Ama tek başına çalışmaz.”

Asanın ucuyla küçük bir noktayı işaret etti.

“İşte bu küçük ama çok önemli nokta, demirdir.”

Mila şaşkınlıkla sordu:

“Bu kadar küçük bir şey nasıl bu kadar önemli olabilir?”

Profesör gülümsedi.

“Çünkü bu demir,” dedi,
“özel bir demirdir. Bu demir, elektron alışverişi yapabilen bir demirdir.”

Sınıfta sessizlik oldu.

Asya düşünerek konuştu:

“Elektron alışverişi yapabilmesi, onun oksijenle bağ kurabilmesini sağlıyor olabilir mi?”

Profesör başını salladı.

“Evet,” dedi.
“Ve şimdi çok önemli bir kelime öğreneceğiz.”

Asasını havaya kaldırdı.

Değerlik.

Çocukların bazıları kelimeyi defterine yazdı.

“Demir,” dedi Profesör,
“vücutta çoğunlukla iki hâlde bulunur: iki değerlikli demir (Fe²⁺) ve üç değerlikli demir (Fe³⁺).”

Defne Yaz merakla sordu:

“Bu artı işaretleri ne anlama geliyor?”

“Bu,” dedi Profesör,
“demirin kaç elektron verdiğini ya da alabildiğini gösterir.”

Çınar söze girdi:

“Yani bu demir, sabit bir şey değil; durumuna göre davranışı değişen bir madde.”

“Kesinlikle,” dedi Profesör.
“İşte bu yüzden vücuttaki demir, sıradan bir metal parçası değildir.”

Tam bu sırada Sihirli Profesör avucunda bir çivi belirdi.

“Soğuk, sert, gri bir çivi.”

Tibet hemen konuştu:

“İşte bu da demir.”

Profesör çiviyi alyuvarın yanına getirdi.

“Evet,” dedi.
“Ama bu demir, vücudun kullanabileceği bir demir değildir.”

Elif kaşlarını kaldırdı.

“Ama ikisi de Fe değil mi?”

“Kimyasal olarak evet,” dedi Profesör.
“Ama biyolojik olarak hayır.”

Çiviyi hafifçe vurdu.
Alyuvarın içindeki demir ise ışıldadı.

“Çivideki demir,” dedi,
“kristal yapılar hâlinde, büyük kümeler hâlindedir. Elektronlarını vücuda uygun şekilde veremez. Üstelik sindirim sistemi için yabancı ve tehlikelidir.”

Nilda ciddi bir sesle konuştu:

“Yani vücut, demirin adına değil, onun hangi hâlde olduğuna ve nasıl davrandığına bakıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Vücut, kimya bilir.”

Hatice öğretmen çocuklara baktı.

“Bu yüzden,” dedi,
“demir eksikliği olan birine çivi yedirilmez.”

Sınıfta hafif bir gülüşme oldu ama mesaj çok netti.

Profesör sözünü tamamladı:

“Bugün şunu öğrendik:
Demir tek bir şey değildir.
Aynı element, farklı dünyalarda bambaşka roller oynar.”

Asasını tekrar yere vurdu.

“Bir sonraki yolculukta,” dedi,
“besinlerin içindeki demirin sindirimde nasıl değiştiğini, hangi değerlikte kana geçtiğini ve bağırsakların nasıl bir seçim yaptığına tanık olacağız.”

Çocuklar heyecanla birbirlerine baktı.

Bu sorunun cevabı artık sadece bir bilgi değil, bir yolculuktu.Bu sorunun cevabı artık sadece bir bilgi değil, bir yolculuktu.

Sihirli Profesör asasını yere vurduğunda etraflarındaki kırmızı akış yavaşladı, sonra tamamen durdu.
Alyuvarlar uzaklaştı, ortam karardı ve çocuklar kendilerini büyük, dalgalı duvarların arasında buldular.

Duvarlar sanki canlıydı.
Yavaşça kasılıyor, gevşiyor ve içlerinden buhar gibi bir sıcaklık yayılıyordu.

“Burası biraz ürkütücü,” dedi Mila, etrafına bakarken.

Hatice öğretmen sakin bir sesle konuştu:
“Burası ürkütücü değil, çok çalışkan bir yer.”

Sihirli Profesör başını salladı.

“Burası mide,” dedi.
“Demirin kaderinin ilk kez ciddi şekilde değiştiği yer.”

Eylül merakla sordu:
“Yani demir, yemeği ağzımıza aldığımız andan itibaren aynı kalmıyor mu?”

Profesör gülümsedi.

“Hayır,” dedi.
“Demir, mideye geldiğinde artık sadece bir ‘besin parçası’ değildir; kimyasal bir sürecin içine girer.”

Tam o sırada yukarıdan aşağıya doğru köpüklü bir sıvı aktı.
Keskin ama düzenli bir hareketi vardı.

“Bu da ne?” diye sordu Aziz.

“Bu,” dedi Profesör,
mide asidi. Daha bilimsel adıyla hidroklorik asit.”

Asya düşünceli bir sesle konuştu:
“Bu asit, yiyecekleri parçalıyor ama demir gibi bir elementi de etkileyebiliyor mu?”

“Evet,” dedi Profesör.
“Hem de çok önemli bir şekilde.”

Asasını salladı ve havada küçük semboller belirdi:

Fe³⁺ → Fe²⁺

Çocuklar dikkat kesildi.

“Hatırlayın,” dedi Profesör,
“demirin değerliklerinden bahsetmiştik.”

Defne Ebrar hemen konuştu:
“Üç değerlikli demir ve iki değerlikli demir.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Besinlerin içindeki demirin büyük bir kısmı mideye üç değerlikli (Fe³⁺) hâlde gelir.”

Tibet kaşlarını çattı.

“Peki bu kötü mü?”

“Tek başına kötü değil,” dedi Profesör.
“Ama bağırsaklar bu hâliyle demiri kolayca içeri alamaz.”

Çınar merakla sordu:
“Yani bağırsaklar seçici davranıyor ve demirin hangi değerlikte olduğuna bakıyor.”

“Kesinlikle,” dedi Profesör.
“İşte mide burada devreye girer.”

Mide duvarlarından bir ses yükseldi:

“Benim görevim sadece yemekleri eritmek değil,” dedi tok bir sesle.
“Ben demirin değerliğini de değiştiririm.”

Mila şaşkınlıkla etrafa baktı.

“Mideler konuşabiliyor mu?” diye fısıldadı.

Hatice öğretmen gülümsedi:
“Bugün her şey konuşabilir, yeter ki doğruyu söylesin.”

Profesör devam etti:

“Mide asidi, Fe³⁺ hâlindeki demirin bir elektron kazanmasını sağlar ve onu Fe²⁺ hâline dönüştürür.”

Ali düşünerek konuştu:
“Yani mide, demiri bağırsakların tanıyabileceği bir şekle sokuyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu olmadan demirin büyük bir kısmı vücuttan atılırdı.”

Tam o sırada farklı besin parçaları yanlarından geçti.

Bir et lifinin içinden gelen demir daha rahat görünüyordu.
Bir ıspanak parçasından gelen demir ise biraz daha karmaşıktı.

Zehra bunu fark etti.

“Etin içindeki demir sanki daha az uğraşıyormuş gibi duruyor,” dedi.

“Çok iyi gözlem,” dedi Profesör.
“Çünkü hayvansal besinlerdeki demir zaten heme yapısı içinde bulunur.”

Ege hemen sordu:
“Heme ne demek?”

Profesör durdu.

“Heme,” dedi,
“demirin, özel bir halka yapısının ortasında yer aldığı biyolojik bir pakettir.”

Asasını salladı, havada bir halka belirdi.

“Bu yapı,” dedi,
“demiri oksijen taşımaya uygun hâlde tutar.”

Mehmet Atlas dikkatle baktı.

“Yani hayvansal demirde demir zaten vücut için hazırlanmış bir hâlde geliyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden hayvansal demirin emilimi daha kolaydır.”

Mercan söze girdi:

“Peki bitkisel demir neden daha zor?”

Profesör ıspanak yaprağını işaret etti.

“Bitkilerdeki demir,” dedi,
“çoğunlukla Fe³⁺ hâlindedir ve etrafı başka maddelerle çevrilidir.”

Nilda ekledi:
“Yani demir adeta saklanmış gibi.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve mide asidi bu saklanmayı bozar.”

Bir portakal parçası sahneye girdi.

“Ben de yardım ediyorum,” dedi neşeli bir sesle.

“C vitamini,” dedi Hatice öğretmen.
“Onu tanıyoruz.”

Profesör başını salladı.

“C vitamini,” dedi,
“Fe³⁺’ü Fe²⁺’ye dönüştürmede mide asidinin en büyük destekçisidir.”

Defne Yaz düşünceli konuştu:

“O zaman ıspanakla birlikte limon ya da portakal yemek sadece bir alışkanlık değil, kimyasal bir destek.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu bilgi, mutfaktan laboratuvara uzanır.”

Mide yavaşça daraldı ve çocuklar aşağı doğru ilerledi.

“Şimdi,” dedi Profesör,
“ince bağırsağa giriyoruz.”

Etraf bir anda daha düzenli hâle geldi.
Duvarlar pürüzsüzdü ve üzerinde minik çıkıntılar vardı.

“Bunlar ne?” diye sordu Kıvanç.

“Bunlar villus,” dedi Profesör.
“Emilimi artıran yüzeyler.”

Bağırsak hücrelerinden biri öne çıktı.

“Ben,” dedi,
“demiri içeri alırım ama sadece doğru hâlde olursa.”

Asya hemen sordu:
“Yani Fe²⁺ hâlindeki demiri.”

“Evet,” dedi hücre.
“Fe³⁺ hâlindekini tanımam.”

Ela K dikkatle ekledi:

“Bu yüzden mide ve C vitamini çalışmazsa, demir bağırsaktan geçemez.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve şimdi çok önemli bir nokta daha var.”

Asasını kaldırdı.

“Demir, bağırsak hücresine girdikten sonra bile hemen kana geçmez.”

Çocuklar şaşkınlıkla baktı.

“Nasıl yani?” diye sordu Can.

“Demir,” dedi Profesör,
“önce hücrenin içinde ferritin adı verilen bir proteinle tutulabilir.”

Hatice öğretmen ekledi:

“Ferritin, vücudun geçici deposudur.”

Yaman düşünerek konuştu:

“Yani vücut, demiri hemen kullanmak zorunda değilse, onu güvenli bir yerde bekletiyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve ihtiyaca göre kana verir.”

Kana geçerken başka bir protein belirdi.

“Ben transferrinim,” dedi.
“Demiri kanda taşırım.”

Tibet gülümsedi.

“Demir hiç yalnız kalmıyor,” dedi.
“Hep bir taşıyıcısı var.”

Profesör başını salladı.

“Çünkü serbest demir tehlikelidir,” dedi.
“Kontrolsüz olursa hücrelere zarar verebilir.”

Hatice öğretmen sınıfa döndü.

“İşte çocuklar,” dedi,
“vücudumuz demiri hem çok ister hem de çok dikkatli taşır.”

Bağırsak geride kalırken çocuklar tekrar kırmızı akışın içine girdi.

Sihirli Profesör, “demirin fazlası ve eksikliği olduğunda neler yaşandığını ve neden bazen aynı besini yediğimiz hâlde farklı sonuçlar aldığımızı konuşma zamanı geldi.”

Çocuklar artık sadece meraklı değil, düşünceliydi.

Çünkü demir, basit bir madde olmaktan çıkmıştı.
Bir denge meselesine dönüşmüştü.

Kırmızı akış yeniden hızlandığında çocuklar artık bu ortamı yabancı hissetmiyordu.
Alyuvarlar etraflarından geçerken sanki onları tanıyormuş gibi selam veriyor, oksijen baloncukları düzenli bir şekilde taşınıyordu.

Ama bu kez bir şey farklıydı.

Bazı alyuvarlar güçlü ve parlakken, bazıları solgun görünüyordu.

Ege bunu ilk fark eden oldu.

“Bazıları sanki daha yorgun gibi,” dedi.
“Bu, az önce konuştuğumuz demirle ilgili olabilir mi?”

Sihirli Profesör durdu.

“Evet,” dedi.
“Şimdi demirin en zor ama en önemli kısmına geldik.”

Hatice öğretmen çocuklara döndü.

“Bir şeyi az bilmek sorun olabilir,” dedi.
“Ama fazla bilmek de bazen sorun yaratır. Demir tam olarak böyle bir maddedir.”

Mila şaşkınlıkla sordu:

“Yani demir hem eksik olunca hem fazla olunca sorun çıkarıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve vücut bu yüzden demiri dengeleyerek yönetir.”

Asasını kaldırdı.
Ortaya büyük bir kontrol odası çıktı.

Gösterge panelleri, kapılar, sinyaller ve bekleyen proteinler vardı.

“Burası,” dedi Profesör,
“vücudun demir kontrol merkezi.”

Kapının önünde ciddi görünümlü bir protein duruyordu.

“Benim adım hepsidin,” dedi.
“Demirin girip girmeyeceğine karar veririm.”

Defne Ebrar dikkatle baktı.

“Yani sen bağırsaklara ‘al’ ya da ‘alma’ mı diyorsun?”

“Evet,” dedi hepsidin.
“Ve bu kararı rastgele vermem.”

Asya sordu:

“Nelere bakıyorsun?”

Hepsidin panelleri gösterdi.

“Vücuttaki toplam demir miktarına,” dedi.
“Yeni alyuvar yapımına,”
“Enfeksiyon olup olmadığına,”
“Büyüme hızına.”

Çınar şaşkınlıkla konuştu:

“Yani vücut hasta olunca bile demirle ilgili kararını değiştiriyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Çünkü bazı mikroplar demiri çok sever.”

Zehra hemen sordu:

“Yani vücut, mikroplar demiri kullanamasın diye onu saklıyor.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen.
“Bu yüzden bazı hastalıklarda demir düşük görünür ama aslında depolarda vardır.”

Bu sırada karaciğer yeniden ortaya çıktı.

“Ben,” dedi,
“demirin ana deposuyum.”

Mehmet Atlas düşünerek konuştu:

“Yani demir kan tahlilinde düşük çıkabilir ama karaciğerde saklı olabilir.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden tek bir ölçüm her zaman yeterli olmaz.”

Bir ekran açıldı.
Üzerinde farklı çocuk siluetleri vardı.

“Şimdi,” dedi Profesör,
“aynı yemeği yiyen ama farklı sonuç alan üç çocuğu inceleyelim.”

İlk siluet parladı.

“Bu çocuk hızlı büyüyor,” dedi Profesör.
“Vücudu daha fazla demir istiyor.”

İkinci siluet belirdi.

“Bu çocuk sık enfeksiyon geçiriyor,” dedi.
“Vücudu demiri saklıyor.”

Üçüncü siluet göründü.

“Bu çocuk yeterince demir alıyor ama fazla da alıyor.”

Kıvanç kaşlarını çattı.

“Yani aynı demir, farklı vücutlarda farklı davranıyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Çünkü demiri kullanan şey demirin kendisi değil, vücudun ihtiyacıdır.”

Bir alyuvar yanlarına yaklaştı.

“Demir eksik olunca,” dedi,
“ben küçülürüm, solgunlaşırım ve daha az oksijen taşırım.”

Tibet bunu duyunca sordu:

“O zaman kişi çabuk yorulur, değil mi?”

“Evet,” dedi alyuvar.
“Çünkü kaslara ve beyne yeterince oksijen gidemez.”

Ela Y ekledi:

“Bu da dikkat dağınıklığına ve öğrenme güçlüğüne yol açabilir.”

Hatice öğretmen başını salladı.

“Bu yüzden demir, çocuklar için özellikle önemlidir.”

Bu kez farklı bir tablo açıldı.

“Peki fazla olursa?” diye sordu Aziz.

Profesör ciddileşti.

“Fazla demir,” dedi,
“kontrolsüz kalırsa hücrelere zarar verir.”

Bir hücre karardı, duvarları zedelendi.

“Serbest demir,” dedi Profesör,
“oksijenle tehlikeli tepkimelere girer.”

Asya hemen bağlantı kurdu:

“Yani demir oksijen taşımada çok yararlı ama kontrolsüz olursa oksijenle zarar verebiliyor.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden transferrin ve ferritin gibi proteinler hayati önemdedir.”

Can merakla sordu:

“Peki insanlar neden kendi kendine demir ilacı almamalı?”

Hatice öğretmen yanıtladı:

“Çünkü vücudun ihtiyacından fazlası zarar verebilir ve bunu dışarıdan anlamak her zaman mümkün değildir.”

Hepsidin tekrar konuştu:

“Benim işimi karıştırırsanız,” dedi,
“denge bozulur.”

Çocuklar sessizleşti.

Bu sessizlik, bilginin yerine oturduğu bir sessizlikti.

Profesör yumuşak bir sesle devam etti:

“Şimdi artık şunu biliyorsunuz:
Demir bir elementtir ama vücutta bir sistem içinde çalışır.
Besinle gelir, mideyle değişir, bağırsakla seçilir, proteinlerle taşınır ve depolarla dengelenir.”

Eylül düşünceli konuştu:

“Yani demir, tek başına güçlü değil; doğru yerde ve doğru zamanda güçlü.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu cümle, bugünün özeti.”

Asasını kaldırdı.

“Bir dünya daha var,” dedi.
“Ve orada demir çok güçlüdür ama canlı değildir.”

Çocuklar birbirine baktı.

“İnşaatlardaki demir,” dedi Ege.

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve onun neden vücut için tamamen farklı bir anlam taşıdığını göreceğiz.”

Işıklar yeniden değişti.

Işık dağıldığında çocuklar bu kez sert bir zeminin üzerinde duruyordu.
Altlarında soğuk, gri ve düzgün bir yüzey vardı.
Hava metal kokuyordu.

Etraflarına baktıklarında dev kolonlar, kalın kirişler, birbirine kenetlenmiş çelik halatlar ve yukarı doğru uzanan bir iskelet gördüler.

“Burası bir bina,” dedi Atlas.
“Daha doğrusu binanın iskeleti.”

Sihirli Profesör başını salladı.

“Evet,” dedi.
“Burası insan yapımı demirin dünyası.”

Çınar yere eğildi, elini zemine yaklaştırdı.

“Soğuk,” dedi.
“Ve hiç canlı gibi hissettirmiyor.”

“Çünkü canlı değil,” dedi Profesör.
“Ama çok güçlü.”

Bir iş makinesi yanlarından geçti.
İçindeki demir parçalar birbirine tam uyumla çalışıyordu.

Mehmet Atlas merakla sordu:

“Bu kadar güçlü olan bir şey, neden vücudun içinde işe yaramıyor?”

Profesör durdu.

“Bu soru,” dedi,
“demirin neden her yerde aynı anlama gelmediğini anlamak için en önemli soru.”

Asasını kaldırdı.
Havada iki ayrı görüntü belirdi.

Birinde, kanın içindeki hemoglobin.
Diğerinde, çelikten bir kolon.

“İkisi de demir içeriyor,” dedi.
“Ama bu iki demir arasında düzen farkı var.”

Defne Ebrar dikkatle baktı.

“Yani fark, sadece demirin olması değil; nasıl bir düzen içinde olduğu.”

“Evet,” dedi Profesör.
“İnsan yapımı demir, çoğu zaman alaşım hâlindedir.”

Ege hemen sordu:

“Alaşım ne demek?”

Profesör yanıtladı:

“Alaşım, demirin karbon ve başka metallerle birlikte eritilip yeniden şekillendirilmiş hâlidir. Çelik bunun en bilinen örneğidir.”

Yaman düşünerek konuştu:

“Yani bu demir, bilerek sertleştirilmiş ve değişmiş bir demir.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve bu değişim onu binalar için harika, vücut için ise tamamen uygunsuz yapar.”

Bir kolonun yüzeyi yavaşça kahverengiye döndü.

“Bu da ne?” diye sordu Mila.

“Bu,” dedi Profesör,
“oksidasyon. Daha günlük adıyla paslanma.”

Asya hemen bağlantı kurdu:

“Bu da oksijenle ilgili.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Demir oksijenle elektron alışverişi yapar. Ama burada bu alışveriş kontrolsüzdür.”

Havada küçük bir şema belirdi.

Demir atomları, oksijenle birleşiyor ve düzensiz bir yapı oluşturuyordu.

“Bu dünyada,” dedi Profesör,
“demirin değerlik değiştirmesi canlı bir amaç için değildir. Sadece çevreyle tepkimeye girer.”

Zehra sordu:

“Vücutta ise bu değişim kontrollü.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen.
“Proteinler tarafından yönetiliyor.”

Profesör iki görüntüyü yan yana getirdi.

“Vücutta,” dedi,
“demirin değerliği işlev içindir.
İnşaatta ise dayanıklılık içindir.”

Bir işçi elindeki demir çubuğu bükmeye çalıştı ama başaramadı.

“Bu demirin görevi,” dedi Profesör,
“yük taşımak, ayakta durmak, direnmek.”

Ali düşündü.

“Vücutta ise demirin görevi yük taşımak ama bu yük oksijen.”

“Evet,” dedi Profesör.
“İkisi de taşıyıcı ama taşıdıkları şey farklı.”

Nilda bir an duraksadı.

“O zaman çividen gelen demirin vücutta işe yaramamasının sebebi, onun yanlış görev için üretilmiş olması.”

“Çok güzel ifade ettin,” dedi Profesör.
“Yanlış görev, yanlış ortam.”

Bir çivi yere düştü.
Profesör onu aldı.

“Bu çivideki demir,” dedi,
“büyük kristaller hâlinde, sıkı sıkıya bağlıdır. Mide asidi bunu çözemez. Bağırsak hücresi tanımaz.”

Ela K ekledi:

“Yani sorun demirin ‘kötü’ olması değil; biyolojik dile çevrilememesi.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Vücut, kimyasal bir dil konuşur.”

Hatice öğretmen çocuklara baktı.

“Bu yüzden,” dedi,
“‘demir’ kelimesini duyduğunuzda artık sormanız gereken soru şudur:
Hangi demir?

Bir vinç yukarı doğru ağır bir yük kaldırdı.

“Bu demir,” dedi Profesör,
“insan hayatını kurtarabilir. Binaları ayakta tutar.”

Sonra görüntü değişti.
Bir hastanede, kan torbaları taşınıyordu.

“Bu demir,” dedi,
“insan hayatını yaşatır.”

Çocuklar sessizce izledi.

Defne Yaz konuştu:

“Yani demir, nerede ve nasıl kullanıldığına göre tamamen farklı bir anlama sahip.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Ve bilim, bu farkı anlamamıza yardım eder.”

Birden ortam yavaşça silinmeye başladı.
Metal sesleri azaldı, gri renkler yerini sıcak tonlara bıraktı.

“Son bir yolculuk kaldı,” dedi Profesör.
“Ve bu yolculukta öğrendiklerimizi birleştireceğiz.”

Işık yavaşça yumuşadı.
Metal sesleri tamamen kayboldu.
Çocuklar yeniden tanıdık bir sıcaklık hissetti.

Ayaklarının altındaki zemin sert değildi artık.
Ne metalikti ne de akışkandı.

Bir sınıf zeminiydi.

Sıralar yerli yerindeydi.
Tahta, pencere, defterler…
Hepsi oradaydı.

Ama sınıf artık aynı sınıf değildi.

Çünkü çocukların bakışı değişmişti.

Hatice öğretmen masanın önünde duruyordu.
Sihirli Profesör hemen yanında, sessizce sınıfı izliyordu.

“Az önce,” dedi Hatice öğretmen,
“üç farklı dünya gezdik. Ama şimdi asıl soru şu: Oradan ne getirdik?”

Bir süre kimse konuşmadı.

Bu, cevabı bilmedikleri için değil;
nasıl söyleyeceklerini düşündükleri için oluşan bir sessizlikti.

Ege ilk konuşan oldu.

“Demirin tek bir şey olmadığını,” dedi.
“Aynı kelimenin, farklı ortamlarda tamamen farklı anlamlar taşıyabildiğini gördüm.”

Hatice öğretmen başını salladı.

“Devam et,” dedi.

Ege düşünerek sürdürdü:

“Kanımızdaki demirin görevi oksijen taşımak, besinlerdeki demirin görevi bu sisteme katılmak, inşaatlardaki demirin görevi ise yük taşımak. Hepsi taşıyor ama taşıdıkları şey ve taşıma şekilleri farklı.”

Sihirli Profesör gülümsedi.

“Bu,” dedi,
“bilimsel düşünmenin çok iyi bir özeti.”

Elif söz aldı.

“Ben şunu fark ettim,” dedi.
“Vücut, demiri ‘demir’ olduğu için almıyor. Onu önce parçalıyor, sonra dönüştürüyor, sonra seçiyor.”

Asya ekledi:

“Ve bu seçim sadece miktara göre değil; demirin değerliğine, bağlandığı yapıya ve vücudun o anki ihtiyacına göre yapılıyor.”

Hatice öğretmen tahtaya büyük bir üçgen çizdi.

Üçgenin köşelerine üç kelime yazdı:

YAPI – ORTAM – GÖREV

“Bunu unutmayın,” dedi.
“Bilimde bir maddenin ne olduğu, bu üç şeyle anlaşılır.”

Mila elini kaldırdı.

“Bu yüzden çividen gelen demir, yapı olarak yanlış, ortam olarak uygunsuz ve görev olarak da vücudun ihtiyacına uymuyor.”

“Evet,” dedi Hatice öğretmen.
“Ve bu cümlede bilim var.”

Çınar konuştu:

“Benim için en ilginç olan şey, demirin değerliğinin değişmesi oldu. Fe³⁺ hâlinin bağırsakta işe yaramaması ama Fe²⁺ hâline dönüştüğünde kapıların açılması.”

Sihirli Profesör tahtaya küçük bir kapı çizdi.

“Bu kapı,” dedi,
“ince bağırsağın kapısı.”

Yanına Fe³⁺ yazdı, kapıyı kapalı çizdi.
Fe²⁺ yazdı, kapıyı açık çizdi.

“Bu bir benzetme,” dedi,
“ama doğru bir benzetme.”

Defne Ebrar söze girdi:

“Yani mide sadece sindiren bir yer değil, demiri kimyasal olarak hazırlayan bir istasyon.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Mide, bir dönüştürücüdür.”

Nilda düşünceli bir sesle konuştu:

“Ve C vitamini, bu dönüşümde yardımcı bir madde. Yani bazı besinler, tek başına değil, birlikte anlam kazanıyor.”

Hatice öğretmen bunu tahtaya ekledi:

BİRLİKTE ETKİ

“Bu,” dedi,
“bilimin mutfakla buluştuğu yerdir.”

Aziz söz aldı.

“Ben şunu da anladım,” dedi.
“Demir fazlalığı da en az eksikliği kadar tehlikeli. Çünkü serbest kaldığında hücrelere zarar verebiliyor.”

Sihirli Profesör ciddiyetle başını salladı.

“Bu yüzden,” dedi,
“vücut demiri asla serbest bırakmaz. Onu ya ferritinle saklar ya transferrinle taşır.”

Ali ekledi:

“Ve hepsidin, bu trafiğin kapılarını açıp kapatan bir kontrolcü gibi çalışıyor.”

Hatice öğretmen gülümsedi.

“Bakın,” dedi,
“şu anda lisede, hatta üniversitede öğretilen kavramları kullanıyorsunuz. Ama zorlanmıyorsunuz. Çünkü bunları bir sistem içinde gördünüz.”

Eylül elini kaldırdı.

“Benim kafamda şu netleşti,” dedi.
“Demir bir element ama vücutta bir rol oyuncusu. Rolü, bulunduğu sahneye göre değişiyor.”

Sihirli Profesör bu cümleyi duyunca asasını hafifçe yere vurdu.

“İşte,” dedi,
“bilimsel düşüncenin özü budur.”

Sınıfın ortasında üç görüntü belirdi.

Birincisi: Bir alyuvar, oksijen taşıyor.
İkincisi: Bir tabak mercimek ve yanında limon.
Üçüncüsü: Bir köprü, ağır yükleri taşıyor.

“Şimdi,” dedi Profesör,
“aynı soruyu bu üç görüntüye sorun.”

Tahtaya yazdı:

‘Bu demir aynı mı?’

Zehra cevap verdi:

“Hayır. Çünkü birincisi biyolojik bir sistemin parçası, ikincisi biyolojik sisteme girmek için hazırlanmış, üçüncüsü ise biyolojik sistemden tamamen bağımsız.”

Hatice öğretmen alkışladı.

“Bu cevap,” dedi, “ezber değil, düşünce.”

Defne Yaz konuştu:

“Bence bu sadece demir için geçerli değil. Birçok madde için de böyle olabilir.”

“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden bilim, tek tek bilgileri değil, ilişkileri öğretir.”

Mehmet Atlas ekledi:

“Ve bu ilişkileri anlamadan sadece isimleri bilmek, gerçek anlamda bilgi sayılmaz.”

Sınıfta bir sessizlik oldu.

Bu sessizlik, artık bilginin yerleştiği sessizlikti.

Hatice öğretmen son kez konuştu:

“Bugün demiri öğrendiniz ama aslında şunu öğrendiniz:
Bir şeyin ne olduğunu anlamak için, onun nasıl davrandığını incelemek gerekir.”

Sihirli Profesör çocuklara baktı.

“Artık,” dedi,
“‘demir’ kelimesini duyduğunuzda zihninizde tek bir görüntü değil, üç dünya canlanacak.”

Asasını yavaşça indirdi.

“Ve bu,” dedi,
“bilim insanı gibi düşünmeye başladığınızın işaretidir.”

Işık yavaşça dağıldı.
Profesör siluet hâline geldi.
Sonra tamamen kayboldu.

Sınıfta sadece çocuklar ve Hatice öğretmen kaldı.

Ama artık sınıfta bir şey daha vardı:

Ayırt edebilen zihinler.

Dr. Mustafa KEBAT

Çocuklar..!!

En altta metalik demir ile gıdalarda ve insan vücudunda bulunan demirin farklarını ele alan bilimsel bir yazı da mevcut. Belki merak edip okursunuz. :):):):)

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Sayın okuyucu,

Yukarıda yer alan hikaye firmalarımız Tetkik OSGB – Tetkik Danışmanlık tarafından sosyal sorumluluğumuz olan çocuklarımızı bilgilendirmek, okumaya, çalışmaya, doğal hayata heveslendirmek ülkemize ve geleceğimize yararlı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak maksadı ile yayınlanmıştır.

Dr Mustafa KEBAT

Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz. Varsa hatalarımızı bildirmeniz daha faydalı olmamıza desteğiniz bizim için çok değerli.

Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Doğal Yaşayın

Doğal Beslenin

Aklınıza Mukayet Olun

⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir.

Ayrıca, sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir iş güvenliği uzmanının, ilgili mühendisin ya da teknik ekibin yetki ve kararlarının yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, çalışma sahanız içerisindeki tehlike – risk belirlemesi ya da mevcut işleyişin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla firmanızın işleyişine müdahil olma ya da sorumlularınızın vereceği kararların yerine tutması olarak değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

⭐️⭐️⭐️⭐️

Metalik Demir ile Biyolojik Sistemlerde Bulunan Demirin Temel Farkları

Demir (Fe), periyodik tabloda geçiş metalleri grubunda yer alan, atom numarası 26 olan bir elementtir. Ancak demirin fiziksel, kimyasal ve biyolojik ortamlardaki varlığı, yalnızca “element” kimliği üzerinden açıklanamaz. Metalik demir ile gıdalarda ve insan vücudunda bulunan demir; kimyasal form, oksidasyon durumu, bağlanma biçimi, biyoyararlanım ve fizyolojik etki açısından temelden farklı yapılardır.

1. Kimyasal Form ve Yapısal Durum

Metalik demir, Fe⁰ (sıfır değerlikli) hâlde bulunan, kristal kafes yapısına sahip, yüksek mekanik dayanımlı ve elektrik iletkenliği gösteren bir maddedir. Atomlar, metalik bağlarla birbirine tutunur ve serbest elektronlar sayesinde iletkenlik ve şekil verilebilirlik özellikleri ortaya çıkar. Bu form, inşaat, makine ve sanayi uygulamalarında kullanılan “demir” kavramını temsil eder.

Buna karşılık gıdalarda ve biyolojik sistemlerde bulunan demir asla Fe⁰ hâlinde bulunmaz. Biyolojik ortamda demir, yalnızca iyonik ya da kompleks bağlı formlarda bulunabilir. En yaygın biyolojik formlar Fe²⁺ (ferroz) ve Fe³⁺ (ferrik) iyonlarıdır. Bu iyonlar serbest hâlde değil; proteinler, porfirin halkaları veya organik ligandlar ile kompleks oluşturmuş durumdadır.

2. Oksidasyon Durumu (Değerlik)

Metalik demir kimyasal olarak indirgenmiş, elektronlarını kaybetmemiş bir hâlde bulunur. Biyolojik sistemler ise bu formu ne tanır ne de kullanabilir. İnsan vücudu için biyolojik olarak anlamlı demir yalnızca Fe²⁺ ve Fe³⁺ değerlik durumlarındadır.

Fe²⁺, biyoyararlanımı yüksek, bağırsaklardan emilebilen formdur. Fe³⁺ ise daha kararlı ancak emilimi sınırlı bir formdur ve emilim öncesinde indirgenmesi gerekir. Bu nedenle mide asidi (HCl) ve askorbik asit gibi indirgen ajanlar, Fe³⁺’ün Fe²⁺’ye dönüşümünde kritik rol oynar.

3. Gıdalardaki Demirin Biyokimyasal Formları

Gıdalarda bulunan demir iki ana grupta incelenir: hem demiri ve non-hem demiri. Hem demiri, et ve hayvansal ürünlerde bulunur ve porfirin halkası içerisinde Fe²⁺ formunda yer alır. Emilimi yüksek ve diyet bileşenlerinden görece bağımsızdır.

Non-hem demiri ise bitkisel kaynaklarda bulunur ve çoğunlukla Fe³⁺ formundadır. Emilimi; fitatlar, polifenoller ve kalsiyum gibi inhibitörlerden olumsuz etkilenir. Bu demirin biyolojik sisteme katılabilmesi için kimyasal olarak indirgenmesi ve spesifik taşıyıcılar aracılığıyla hücre içine alınması gerekir.

4. Vücuttaki Demirin Fonksiyonel Organizasyonu

İnsan vücudunda demir, serbest iyon olarak dolaşmaz. Serbest demir, reaktif oksijen türleri oluşturarak hücresel hasara yol açabileceği için sıkı bir şekilde kontrol edilir. Demirin %65’ten fazlası hemoglobin yapısında, oksijen taşınmasında görev alır. Kalan kısmı miyoglobin, sitokromlar ve çeşitli enzimlerin aktif merkezlerinde yer alır.

Depolama amacıyla demir ferritin ve hemosiderin proteinlerine bağlanır. Taşınma sürecinde ise transferrin proteini görev alır. Bu sistemler, demirin redoks özelliklerini biyolojik olarak güvenli hâle getirir.

5. Biyolojik Uyum ve Toksisite

Metalik demir biyolojik sistemlerle uyumlu değildir. Sindirim sistemine alınması hâlinde çözünmez, emilemez ve potansiyel olarak mekanik ve kimyasal hasara yol açabilir. Buna karşılık biyolojik demir formları, proteinlerle kompleks hâlde bulunarak kontrollü redoks reaksiyonlarına katılır.

Sonuç olarak metalik demir ile gıdalarda ve vücutta bulunan demir, aynı elementin tamamen farklı kimyasal ve biyolojik bağlamlarda tanımlanmış formlarıdır. Biyolojik demir, elementten ziyade fonksiyonel bir biyomolekül bileşeni olarak değerlendirilmelidir.

Daha Fazla

DEMİR

Çalışanımızda yaptırdığımız tahlillerde Fe (Demir) düşük çıktı. Bu sebeple kendisine önce gıdalarını nasıl seçeceğini öğrettim. Biraz da takviye istedi. Tamam dedim. Sağolsun her dediğimi dikkatle dinledi ve uygulamaya başladı.

Çalışanımızın vücudunda neler olacak görelim;

Çalışanımız, demir (Fe +³ ve Fe +²) içeren besini ya da takviyeyi ağız yolu ile aldı, ağızdan mideye oradan da bağırsakların (Bağırsakları bir duvar gibi düşünün) yüzeyine lümenine gelir.

Fakat, Demirin bağırsakları geçmesi için Fe +² degerlikli olması gerekir. Çünkü demirin bağırsaklardan geçebilmesi için önce DMT1 pompası ile duvarın içine girmesi gerekir. DMT1 pompası ise demir sadece (ferro) +² değerlikli olduğunda taşıma yapar.

Her zaman Fe +² değerlikli besin ve takviye almıyoruz. Örneğin ıspanak dahil bitkilerde bulunan demir değerliklidir. Bu durumda DMT1 pompası çalışmaz. Yürü git diyor olanlara ol da gel diyor.

Bu durum için bağırsaklarda bir çare var. Adı Ferri Redüktaz olan bir enzim bağırsağın yüzeyinden çıkıp imdada yetişiyor. değerliğin birini koparıyor ve ye indiriyor. Şimdi DMT1’den girebilirsin kardeşim diyor.

Çalışanımız o sırada bu olanlardan habersiz işinde gücünde… ”Canı da limon çekiyor” Sizce neden?

Tahmin ettiğiniz gibi Vitamin C de bağırsakta DMT1 benzeri çalışır. İşte bu sebeple demir kullanırken C vitamini de kullanın denir.

DMT1 in tek görevi demir taşıma değil tabi ki Mangan’ da (Mn) aynı şekilde taşınır. Bu sebeple toprak, kül, kil yiyenlerde topraktaki metaller DMT1’i meşgul ettiği için demir eksikliği görülür.

Yanlış bilinen bir durumu da yeri gelmişken düzelteyim. Çocuk, demir eksikliği olduğu için toprak yemez, toprak yediği için demir eksikliği olur.

Eveeet gelelim kaldığımız yere +² (ferro) olarak bağırsağın duvar içine girmişti. Fakat daha damarın içine girip kana karışamadı. Bağırsağın içerisinden damara açılan bir kapı var. Bu kapının adı Ferroportin.

+² (ferro) kana bu kapı sayesinde girdi. “Kan tahlilinde baktığımız demir seviyesi bu

Dikkat etmeniz gereken önemli bir husus var sadece kanda Fe +² olması yeterli değildir. Çalışanımızın vücudununa yararlı olması için Fe dokularına taşınması lazım.

Bir taşıyıcı lazım.. Bu taşıyıcının adı Transferrin. Lakin transferrin de başka bir alem diyor ki sadece demirin Fe +³ değerlikli olanları taşırım diyor.

Bu sefer kanın içerisinden bir kahraman çıkıyor. Hephaestin adlı bu enzim Fe +² yi Fe +³ yapıyor. Artık seyahate hazır. Transferin‘ e bağlanan iki (2) adet demir (Fe +³) karaciğere, kemik iliğine taşınır.

Çalışanımıza yaptığımız kan tahlilinde baktığımız “Demir Bağlama Kapasitesi” işte bu Transferin dir.

Demir bağlama kapasitesi ne kadar yüksek olursa, demir eksikliği (anemi) o kadar yüksektir, anemide demir bağlama kapasitesi yükselir.

Eritrosit adı verilen kırmızı kan hücrelerimize rengini veren ve oksijen taşıyan hemoglobin demir açısından zengin bir proteindir. Eritrositlerin ömrü 120 gündür. Eritrositler ölünce içinde bulunan demir de kana karışır.

Yine bir Ferroportin kapısından Fe +² olarak damara girer. Bunu da +³ yapmamız lazım ki taşıyıcı transferrine bağlansın. (Hatırlayın transferrin +³ olmayanı taşımam kaprisi yapıyor) Bunu +³ yapan enzim “seruloplazmin” dir. (Her yerden bir dönüştürücü kahraman çıkıyor)

Yukarıda bir yerlerde ”Transferin‘ e bağlanan iki (2) adet demir (Fe +³) karaciğere, kemik iliğine taşınır” yazmıştım hatırlayın. Karaciğer hücrelerinde HFE isimli bir protein, demiri (Fe +³) Lizozom‘a taşır.

Buraya dikkat edin…

Lizozom‘da demir havuzu dolunca, yeter artık fazla oldu bu demir diyerek, Hepsidin isimli bir protein sentezler.

Yukarıda yazmıştım ”Bağırsağın içerisinden damara açılan bir kapı var. Bu kapının adı Ferroportin.” Hepsidin işte bu kapıyı kapatır.

Hepsidin bununla da yetinmez, eritrositlerin (Kırmızı kan hücrelerinin) ölümü sonrası içinde ki demirin kana geçtiği kapıyı da kapatır.

Hadi bakalım – – Kana demir girmiyor.

Eğer bu Hepsidini salgılayan gen doğuştan bozuksa, Ferroportin kapısı hiç kapanmaz. Besinlerle alınan her demir kana girer ve aşırı demir yükü olan HEMOKROMATOZİS hastalığı oluşur. (Karaciğer harap olur, süreci zor bir hastalıktır)

Ek Bilgi: Vücudumuza zararlı olan bakteri girdiği zaman vücuttaki demiri çoğalmak/üremek için kullanır.

Enfeksiyon durumlarında çalışanımınız vücut sistemi bunu engelleme yoluna gider. (Çalışan farkında bile değilken) Hepsidin fazla salgılanıp Ferroportin kapısını kapatır. Bağırsaklardan kana demir geçişini minimuma indirir.

Bazen çalışanlarımız uyarılarımızı dikkate almaz da demir takviyesi kullanırlarsa hepsidinin hamlesine zarar vermiş ve Ferroportin kapısını zorlayarak kana demir girmesine neden olmuş olurlar. Bu durum zararlı bakterinin işine yarar.

Çalışanın vücudunda inflamasyon varken Hepsidin salgılanıp Ferroportin kapısı bloke olur. Bu sebeple sürekli inflamasyon olan Romatoid artrit, Ankilozan spondolit gibi hastalıklarda çalışanlarımızda demir seviyesi düşük olur.

Çalışanlarımız bazen sorarlar: ”Vücudumda bakteri varken demir almazsam vücudumda demir eksikliği olmaz mı?

Aslında cevap basittir. Vücudumuzda bakterilerle savaşan nötrofiller savaş ganimeti olarak bakterilerden demir çalarak bu durumu vücudumuzun lehine çeviri dokularımızda ki eksikliği minimuma indirirler.

🩸🩸🩸🩸🩸🩸🩸🩸🩸🩸🩸🩸

Demir takviyesi ve tedavisi için dikkat edilmesi gerekenler.

🩸Çalışanımızda bakteriyel ya da viral bir enfeksiyon varsa demir kullanmamalıdır.

🩸🩸 Çalışanımız aşırı demir alırsa, Hepsidin yine Ferroportin kapısını kapatır. Yani çalışanımız ”demirim çok düşük” diyerek sabah ve akşam çift doz demir preparatı almamalıdır.

🩸🩸🩸Çalışanımız demir ilacı kullanmasına rağmen demir seviyesi yükselmiyorsa ilacı gün aşırı almasını tavsiye ederiz. Yani bir gün iç ertesi gün içme. Çünkü ilacın dozu çalışanımıza fazla geliyor olabilir ve hepsidin yine kapıyı kapatıyor olabilir.

🩸🩸🩸🩸Çalışanlarımıza demir ilacı reçete ettiğimizde kullanım tavsiyesi olarak en yakın öğün ile 4-5 saat fark olacak şekilde kullanması gerektiğini söyleriz. En ideali akşam saat 20.00 sonrası hiç bir şey yememesi ve 24.00 de demir ilacını içmesi. Sabaha kadar da aç kalacağı içini deal emilimi sağlamış oluruz. Çünkü besinlerdeki kalsiyum, lektin, fitatlar demir emilimini engeller.

🩸🩸🩸🩸🩸Çalışanlarımıza demir ilacını muhakkak taze sıkılmış limon suyu ile içmesini tavsiye ederiz. C Vitamini (Yukarıda da yazdığım gibi) demir emilimini arttırır.

🩸🩸🩸🩸🩸🩸Çay, kahve gibi içecekler bitkisel demir emilimini engeller (+³ değerlikli). Hayvansal içerikli olan ve takviye olarak kullanılan değerlikli demir emilimini çay, kahve engellemez.

⛔⛔ Kurkumin demiri bağlar, demir emilimini engeller. Eğer demir eksikliğiniz var ve demir ilacı kullanıyorsanız zerdeçal kullanmamalısınız.

⛔⛔ Karabiberin etken maddesi piperin’dir. Piperin zerdeçal ana bileşeni kurkuminin etkisini %2000 artırır.

Dr Mustafa KEBAT

Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

Sınırlı Sorumluluk Beyanı:
Web sitemizin içeriği, ziyaretçiyi bilgilendirmeye yönelik hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da konsültasyonunun yerini alamaz. Bu kaynaktan yola çıkarak, ilaç tedavisine başlanması ya da mevcut tedavinin değiştirilmesi kesinlikte tavsiye edilmez. Web sitemizin içeriği, asla kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir. Sitede kanun içeriğine aykırı ilan ve reklam yapma kastı bulunmamaktadır.

Daha Fazla