Bir Elementin Üç Dünyası – Küçük Gençlere
Hatice öğretmen tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:
DEMİR
Sınıfta bir anda hareketlilik başladı.
Tibet kalemini kaldırdı.
Elif yanındaki Asya’ya dönüp fısıldadı.
Çınar arka sıradan öne doğru eğildi.
Mila, defterine kocaman bir soru işareti çizdi.
Hatice öğretmen sınıfa baktı ve gülümsedi.
“Bu kelimeyi hepiniz tanıyorsunuz,” dedi.
“Evde, mutfakta, hastanede, okulda ve kitaplarda sık sık duyuyorsunuz. Ama bugün bu kelimenin gerçekten tek bir şeyi mi anlattığını birlikte sorgulayacağız.”
Defne Ebrar elini kaldırdı.
“Öğretmenim,” dedi, “annem bana kanımda demir eksikliği olduğunu söylediğinde, babam da inşaatta demirle çalışıyor. İkisi de aynı kelimeyi kullanıyor ama ikisi aynı şey olamaz gibi geliyor bana.”
Sınıfta bir sessizlik oldu.
Hatice öğretmen bu sessizliğin içinden gelen merakı çok iyi tanıyordu.
“İşte bugün tam olarak bunu konuşacağız,” dedi.
“Ama bu konu, sınıfta oturarak anlatılacak kadar küçük bir konu değil.”
Masasına doğru yürüdü, çekmecesini açtı ve küçük, eski görünümlü bir zil çıkardı.
Eylül fısıldadı:
“Bu zil çalındığında hep bir şeyler oluyor…”
Hatice öğretmen zili çaldı.
Zil sesi sınıfta yankılanırken hava titredi, duvarlar sanki nefes alıyormuş gibi dalgalandı ve pencereden içeri altın rengi bir ışık süzüldü.
Işığın içinden tanıdık bir siluet çıktı.
Uzun cüppesi, parlak gözleri ve elindeki asasıyla…
Sihirli Profesör.
“Merhaba meraklı beyinler,” dedi.
“Bugün bana oldukça ciddi bir soru sordunuz.”
Mehmet Atlas yerinden doğruldu.
“Öğretmenim,” dedi, “demir dediğimiz şey bir elementse, nasıl oluyor da bazen kanın içinde hayati bir görev yapıyor, bazen de paslanıp köprülerin üstünde duruyor?”
Profesörün gözleri parladı.
“Harika bir başlangıç,” dedi.
“Öyleyse sizi üç farklı dünyaya götürelim.”
Asasını yere vurdu.
Sınıf yavaşça küçülmeye başladı.
Sıralar uzaklaştı.
Tahta silindi.
Çocuklar kendilerini kırmızımsı, sıcak ve akışkan bir tünelin içinde buldular.
“Burası neresi?” diye sordu Zehra.
“Burası,” dedi Profesör, “insan vücudunun içi. Daha doğrusu, kan dolaşım sistemi.”
Etraflarında kırmızı renkli, yuvarlak hücreler akıyordu.
Ali hayranlıkla izledi.
“Bunlar alyuvarlar,” dedi. “Geçen yıl öğrenmiştik.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve şimdi onların içine bakacağız.”
Bir alyuvar yavaşladı, şeffaflaştı ve içi görünür hâle geldi.
Ortada karmaşık ama düzenli bir yapı vardı.
“Bu gördüğünüz,” dedi Profesör,
“hemoglobin.”
Ege kaşlarını çattı.
“Bu kelimeyi duyuyorum ama tam olarak ne yaptığını kafamda canlandıramıyorum.”
Profesör alyuvarın içine biraz daha yaklaştı.
“Hemoglobin,” dedi,
“oksijen taşıyan bir proteindir. Ama tek başına çalışmaz.”
Asanın ucuyla küçük bir noktayı işaret etti.
“İşte bu küçük ama çok önemli nokta, demirdir.”
Mila şaşkınlıkla sordu:
“Bu kadar küçük bir şey nasıl bu kadar önemli olabilir?”
Profesör gülümsedi.
“Çünkü bu demir,” dedi,
“özel bir demirdir. Bu demir, elektron alışverişi yapabilen bir demirdir.”
Sınıfta sessizlik oldu.
Asya düşünerek konuştu:
“Elektron alışverişi yapabilmesi, onun oksijenle bağ kurabilmesini sağlıyor olabilir mi?”
Profesör başını salladı.
“Evet,” dedi.
“Ve şimdi çok önemli bir kelime öğreneceğiz.”
Asasını havaya kaldırdı.
“Değerlik.”
Çocukların bazıları kelimeyi defterine yazdı.
“Demir,” dedi Profesör,
“vücutta çoğunlukla iki hâlde bulunur: iki değerlikli demir (Fe²⁺) ve üç değerlikli demir (Fe³⁺).”
Defne Yaz merakla sordu:
“Bu artı işaretleri ne anlama geliyor?”
“Bu,” dedi Profesör,
“demirin kaç elektron verdiğini ya da alabildiğini gösterir.”
Çınar söze girdi:
“Yani bu demir, sabit bir şey değil; durumuna göre davranışı değişen bir madde.”
“Kesinlikle,” dedi Profesör.
“İşte bu yüzden vücuttaki demir, sıradan bir metal parçası değildir.”
Tam bu sırada Sihirli Profesör avucunda bir çivi belirdi.
“Soğuk, sert, gri bir çivi.”
Tibet hemen konuştu:
“İşte bu da demir.”
Profesör çiviyi alyuvarın yanına getirdi.
“Evet,” dedi.
“Ama bu demir, vücudun kullanabileceği bir demir değildir.”
Elif kaşlarını kaldırdı.
“Ama ikisi de Fe değil mi?”
“Kimyasal olarak evet,” dedi Profesör.
“Ama biyolojik olarak hayır.”
Çiviyi hafifçe vurdu.
Alyuvarın içindeki demir ise ışıldadı.
“Çivideki demir,” dedi,
“kristal yapılar hâlinde, büyük kümeler hâlindedir. Elektronlarını vücuda uygun şekilde veremez. Üstelik sindirim sistemi için yabancı ve tehlikelidir.”
Nilda ciddi bir sesle konuştu:
“Yani vücut, demirin adına değil, onun hangi hâlde olduğuna ve nasıl davrandığına bakıyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Vücut, kimya bilir.”
Hatice öğretmen çocuklara baktı.
“Bu yüzden,” dedi,
“demir eksikliği olan birine çivi yedirilmez.”
Sınıfta hafif bir gülüşme oldu ama mesaj çok netti.
Profesör sözünü tamamladı:
“Bugün şunu öğrendik:
Demir tek bir şey değildir.
Aynı element, farklı dünyalarda bambaşka roller oynar.”
Asasını tekrar yere vurdu.
“Bir sonraki yolculukta,” dedi,
“besinlerin içindeki demirin sindirimde nasıl değiştiğini, hangi değerlikte kana geçtiğini ve bağırsakların nasıl bir seçim yaptığına tanık olacağız.”
Çocuklar heyecanla birbirlerine baktı.
Hatice öğretmen tahtaya büyük harflerle tek bir kelime yazdı:
DEMİR
Sınıfta bir anda hareketlilik başladı.
Tibet kalemini kaldırdı.
Elif yanındaki Asya’ya dönüp fısıldadı.
Çınar arka sıradan öne doğru eğildi.
Mila, defterine kocaman bir soru işareti çizdi.
Hatice öğretmen sınıfa baktı ve gülümsedi.
“Bu kelimeyi hepiniz tanıyorsunuz,” dedi.
“Evde, mutfakta, hastanede, okulda ve kitaplarda sık sık duyuyorsunuz. Ama bugün bu kelimenin gerçekten tek bir şeyi mi anlattığını birlikte sorgulayacağız.”
Defne Ebrar elini kaldırdı.
“Öğretmenim,” dedi, “annem bana kanımda demir eksikliği olduğunu söylediğinde, babam da inşaatta demirle çalışıyor. İkisi de aynı kelimeyi kullanıyor ama ikisi aynı şey olamaz gibi geliyor bana.”
Sınıfta bir sessizlik oldu.
Hatice öğretmen bu sessizliğin içinden gelen merakı çok iyi tanıyordu.
“İşte bugün tam olarak bunu konuşacağız,” dedi.
“Ama bu konu, sınıfta oturarak anlatılacak kadar küçük bir konu değil.”
Masasına doğru yürüdü, çekmecesini açtı ve küçük, eski görünümlü bir zil çıkardı.
Eylül fısıldadı:
“Bu zil çalındığında bir şeyler oluyor…”
Hatice öğretmen zili çaldı.
Zil sesi sınıfta yankılanırken hava titredi, duvarlar sanki nefes alıyormuş gibi dalgalandı ve pencereden içeri altın rengi bir ışık süzüldü.
Işığın içinden tanıdık bir siluet çıktı.
Uzun cüppesi, parlak gözleri ve elindeki asasıyla…
Sihirli Profesör.
“Merhaba meraklı beyinler,” dedi.
“Bugün bana oldukça ciddi bir soru sordunuz.”
Mehmet Atlas yerinden doğruldu.
“Hocam,” dedi, “demir dediğimiz şey bir elementse, nasıl oluyor da bazen kanın içinde hayati bir görev yapıyor, bazen de paslanıp köprülerin üstünde duruyor?”
Profesörün gözleri parladı.
“Harika bir başlangıç,” dedi.
“Öyleyse sizi üç farklı dünyaya götürelim.”
Asasını yere vurdu.
Sınıf yavaşça küçülmeye başladı.
Sıralar uzaklaştı.
Tahta silindi.
Çocuklar kendilerini kırmızımsı, sıcak ve akışkan bir tünelin içinde buldular.
“Burası neresi?” diye sordu Zehra.
“Burası,” dedi Profesör, “insan vücudunun içi. Daha doğrusu, kan dolaşım sistemi.”
Etraflarında kırmızı renkli, yuvarlak hücreler akıyordu.
Ali hayranlıkla izledi.
“Bunlar alyuvarlar,” dedi. “Geçen yıl öğrenmiştik.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve şimdi onların içine bakacağız.”
Bir alyuvar yavaşladı, şeffaflaştı ve içi görünür hâle geldi.
Ortada karmaşık ama düzenli bir yapı vardı.
“Bu gördüğünüz,” dedi Profesör,
“hemoglobin.”
Ege kaşlarını çattı.
“Bu kelimeyi duyuyorum ama tam olarak ne yaptığını kafamda canlandıramıyorum.”
Profesör alyuvarın içine biraz daha yaklaştı.
“Hemoglobin,” dedi,
“oksijen taşıyan bir proteindir. Ama tek başına çalışmaz.”
Asanın ucuyla küçük bir noktayı işaret etti.
“İşte bu küçük ama çok önemli nokta, demirdir.”
Mila şaşkınlıkla sordu:
“Bu kadar küçük bir şey nasıl bu kadar önemli olabilir?”
Profesör gülümsedi.
“Çünkü bu demir,” dedi,
“özel bir demirdir. Bu demir, elektron alışverişi yapabilen bir demirdir.”
Sınıfta sessizlik oldu.
Asya düşünerek konuştu:
“Elektron alışverişi yapabilmesi, onun oksijenle bağ kurabilmesini sağlıyor olabilir mi?”
Profesör başını salladı.
“Evet,” dedi.
“Ve şimdi çok önemli bir kelime öğreneceğiz.”
Asasını havaya kaldırdı.
“Değerlik.”
Çocukların bazıları kelimeyi defterine yazdı.
“Demir,” dedi Profesör,
“vücutta çoğunlukla iki hâlde bulunur: iki değerlikli demir (Fe²⁺) ve üç değerlikli demir (Fe³⁺).”
Defne Yaz merakla sordu:
“Bu artı işaretleri ne anlama geliyor?”
“Bu,” dedi Profesör,
“demirin kaç elektron verdiğini ya da alabildiğini gösterir.”
Çınar söze girdi:
“Yani bu demir, sabit bir şey değil; durumuna göre davranışı değişen bir madde.”
“Kesinlikle,” dedi Profesör.
“İşte bu yüzden vücuttaki demir, sıradan bir metal parçası değildir.”
Tam bu sırada Sihirli Profesör avucunda bir çivi belirdi.
“Soğuk, sert, gri bir çivi.”
Tibet hemen konuştu:
“İşte bu da demir.”
Profesör çiviyi alyuvarın yanına getirdi.
“Evet,” dedi.
“Ama bu demir, vücudun kullanabileceği bir demir değildir.”
Elif kaşlarını kaldırdı.
“Ama ikisi de Fe değil mi?”
“Kimyasal olarak evet,” dedi Profesör.
“Ama biyolojik olarak hayır.”
Çiviyi hafifçe vurdu.
Alyuvarın içindeki demir ise ışıldadı.
“Çivideki demir,” dedi,
“kristal yapılar hâlinde, büyük kümeler hâlindedir. Elektronlarını vücuda uygun şekilde veremez. Üstelik sindirim sistemi için yabancı ve tehlikelidir.”
Nilda ciddi bir sesle konuştu:
“Yani vücut, demirin adına değil, onun hangi hâlde olduğuna ve nasıl davrandığına bakıyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Vücut, kimya bilir.”
Hatice öğretmen çocuklara baktı.
“Bu yüzden,” dedi,
“demir eksikliği olan birine çivi yedirilmez.”
Sınıfta hafif bir gülüşme oldu ama mesaj çok netti.
Profesör sözünü tamamladı:
“Bugün şunu öğrendik:
Demir tek bir şey değildir.
Aynı element, farklı dünyalarda bambaşka roller oynar.”
Asasını tekrar yere vurdu.
“Bir sonraki yolculukta,” dedi,
“besinlerin içindeki demirin sindirimde nasıl değiştiğini, hangi değerlikte kana geçtiğini ve bağırsakların nasıl bir seçim yaptığına tanık olacağız.”
Çocuklar heyecanla birbirlerine baktı.
Bu sorunun cevabı artık sadece bir bilgi değil, bir yolculuktu.Bu sorunun cevabı artık sadece bir bilgi değil, bir yolculuktu.
Sihirli Profesör asasını yere vurduğunda etraflarındaki kırmızı akış yavaşladı, sonra tamamen durdu.
Alyuvarlar uzaklaştı, ortam karardı ve çocuklar kendilerini büyük, dalgalı duvarların arasında buldular.
Duvarlar sanki canlıydı.
Yavaşça kasılıyor, gevşiyor ve içlerinden buhar gibi bir sıcaklık yayılıyordu.
“Burası biraz ürkütücü,” dedi Mila, etrafına bakarken.
Hatice öğretmen sakin bir sesle konuştu:
“Burası ürkütücü değil, çok çalışkan bir yer.”
Sihirli Profesör başını salladı.
“Burası mide,” dedi.
“Demirin kaderinin ilk kez ciddi şekilde değiştiği yer.”
Eylül merakla sordu:
“Yani demir, yemeği ağzımıza aldığımız andan itibaren aynı kalmıyor mu?”
Profesör gülümsedi.
“Hayır,” dedi.
“Demir, mideye geldiğinde artık sadece bir ‘besin parçası’ değildir; kimyasal bir sürecin içine girer.”
Tam o sırada yukarıdan aşağıya doğru köpüklü bir sıvı aktı.
Keskin ama düzenli bir hareketi vardı.
“Bu da ne?” diye sordu Aziz.
“Bu,” dedi Profesör,
“mide asidi. Daha bilimsel adıyla hidroklorik asit.”
Asya düşünceli bir sesle konuştu:
“Bu asit, yiyecekleri parçalıyor ama demir gibi bir elementi de etkileyebiliyor mu?”
“Evet,” dedi Profesör.
“Hem de çok önemli bir şekilde.”
Asasını salladı ve havada küçük semboller belirdi:
Fe³⁺ → Fe²⁺
Çocuklar dikkat kesildi.
“Hatırlayın,” dedi Profesör,
“demirin değerliklerinden bahsetmiştik.”
Defne Ebrar hemen konuştu:
“Üç değerlikli demir ve iki değerlikli demir.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Besinlerin içindeki demirin büyük bir kısmı mideye üç değerlikli (Fe³⁺) hâlde gelir.”
Tibet kaşlarını çattı.
“Peki bu kötü mü?”
“Tek başına kötü değil,” dedi Profesör.
“Ama bağırsaklar bu hâliyle demiri kolayca içeri alamaz.”
Çınar merakla sordu:
“Yani bağırsaklar seçici davranıyor ve demirin hangi değerlikte olduğuna bakıyor.”
“Kesinlikle,” dedi Profesör.
“İşte mide burada devreye girer.”
Mide duvarlarından bir ses yükseldi:
“Benim görevim sadece yemekleri eritmek değil,” dedi tok bir sesle.
“Ben demirin değerliğini de değiştiririm.”
Mila şaşkınlıkla etrafa baktı.
“Mideler konuşabiliyor mu?” diye fısıldadı.
Hatice öğretmen gülümsedi:
“Bugün her şey konuşabilir, yeter ki doğruyu söylesin.”
Profesör devam etti:
“Mide asidi, Fe³⁺ hâlindeki demirin bir elektron kazanmasını sağlar ve onu Fe²⁺ hâline dönüştürür.”
Ali düşünerek konuştu:
“Yani mide, demiri bağırsakların tanıyabileceği bir şekle sokuyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu olmadan demirin büyük bir kısmı vücuttan atılırdı.”
Tam o sırada farklı besin parçaları yanlarından geçti.
Bir et lifinin içinden gelen demir daha rahat görünüyordu.
Bir ıspanak parçasından gelen demir ise biraz daha karmaşıktı.
Zehra bunu fark etti.
“Etin içindeki demir sanki daha az uğraşıyormuş gibi duruyor,” dedi.
“Çok iyi gözlem,” dedi Profesör.
“Çünkü hayvansal besinlerdeki demir zaten heme yapısı içinde bulunur.”
Ege hemen sordu:
“Heme ne demek?”
Profesör durdu.
“Heme,” dedi,
“demirin, özel bir halka yapısının ortasında yer aldığı biyolojik bir pakettir.”
Asasını salladı, havada bir halka belirdi.
“Bu yapı,” dedi,
“demiri oksijen taşımaya uygun hâlde tutar.”
Mehmet Atlas dikkatle baktı.
“Yani hayvansal demirde demir zaten vücut için hazırlanmış bir hâlde geliyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden hayvansal demirin emilimi daha kolaydır.”
Mercan söze girdi:
“Peki bitkisel demir neden daha zor?”
Profesör ıspanak yaprağını işaret etti.
“Bitkilerdeki demir,” dedi,
“çoğunlukla Fe³⁺ hâlindedir ve etrafı başka maddelerle çevrilidir.”
Nilda ekledi:
“Yani demir adeta saklanmış gibi.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve mide asidi bu saklanmayı bozar.”
Bir portakal parçası sahneye girdi.
“Ben de yardım ediyorum,” dedi neşeli bir sesle.
“C vitamini,” dedi Hatice öğretmen.
“Onu tanıyoruz.”
Profesör başını salladı.
“C vitamini,” dedi,
“Fe³⁺’ü Fe²⁺’ye dönüştürmede mide asidinin en büyük destekçisidir.”
Defne Yaz düşünceli konuştu:
“O zaman ıspanakla birlikte limon ya da portakal yemek sadece bir alışkanlık değil, kimyasal bir destek.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu bilgi, mutfaktan laboratuvara uzanır.”
Mide yavaşça daraldı ve çocuklar aşağı doğru ilerledi.
“Şimdi,” dedi Profesör,
“ince bağırsağa giriyoruz.”
Etraf bir anda daha düzenli hâle geldi.
Duvarlar pürüzsüzdü ve üzerinde minik çıkıntılar vardı.
“Bunlar ne?” diye sordu Kıvanç.
“Bunlar villus,” dedi Profesör.
“Emilimi artıran yüzeyler.”
Bağırsak hücrelerinden biri öne çıktı.
“Ben,” dedi,
“demiri içeri alırım ama sadece doğru hâlde olursa.”
Asya hemen sordu:
“Yani Fe²⁺ hâlindeki demiri.”
“Evet,” dedi hücre.
“Fe³⁺ hâlindekini tanımam.”
Ela K dikkatle ekledi:
“Bu yüzden mide ve C vitamini çalışmazsa, demir bağırsaktan geçemez.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve şimdi çok önemli bir nokta daha var.”
Asasını kaldırdı.
“Demir, bağırsak hücresine girdikten sonra bile hemen kana geçmez.”
Çocuklar şaşkınlıkla baktı.
“Nasıl yani?” diye sordu Can.
“Demir,” dedi Profesör,
“önce hücrenin içinde ferritin adı verilen bir proteinle tutulabilir.”
Hatice öğretmen ekledi:
“Ferritin, vücudun geçici deposudur.”
Yaman düşünerek konuştu:
“Yani vücut, demiri hemen kullanmak zorunda değilse, onu güvenli bir yerde bekletiyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve ihtiyaca göre kana verir.”
Kana geçerken başka bir protein belirdi.
“Ben transferrinim,” dedi.
“Demiri kanda taşırım.”
Tibet gülümsedi.
“Demir hiç yalnız kalmıyor,” dedi.
“Hep bir taşıyıcısı var.”
Profesör başını salladı.
“Çünkü serbest demir tehlikelidir,” dedi.
“Kontrolsüz olursa hücrelere zarar verebilir.”
Hatice öğretmen sınıfa döndü.
“İşte çocuklar,” dedi,
“vücudumuz demiri hem çok ister hem de çok dikkatli taşır.”
Bağırsak geride kalırken çocuklar tekrar kırmızı akışın içine girdi.
Sihirli Profesör, “demirin fazlası ve eksikliği olduğunda neler yaşandığını ve neden bazen aynı besini yediğimiz hâlde farklı sonuçlar aldığımızı konuşma zamanı geldi.”
Çocuklar artık sadece meraklı değil, düşünceliydi.
Çünkü demir, basit bir madde olmaktan çıkmıştı.
Bir denge meselesine dönüşmüştü.
Kırmızı akış yeniden hızlandığında çocuklar artık bu ortamı yabancı hissetmiyordu.
Alyuvarlar etraflarından geçerken sanki onları tanıyormuş gibi selam veriyor, oksijen baloncukları düzenli bir şekilde taşınıyordu.
Ama bu kez bir şey farklıydı.
Bazı alyuvarlar güçlü ve parlakken, bazıları solgun görünüyordu.
Ege bunu ilk fark eden oldu.
“Bazıları sanki daha yorgun gibi,” dedi.
“Bu, az önce konuştuğumuz demirle ilgili olabilir mi?”
Sihirli Profesör durdu.
“Evet,” dedi.
“Şimdi demirin en zor ama en önemli kısmına geldik.”
Hatice öğretmen çocuklara döndü.
“Bir şeyi az bilmek sorun olabilir,” dedi.
“Ama fazla bilmek de bazen sorun yaratır. Demir tam olarak böyle bir maddedir.”
Mila şaşkınlıkla sordu:
“Yani demir hem eksik olunca hem fazla olunca sorun çıkarıyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve vücut bu yüzden demiri dengeleyerek yönetir.”
Asasını kaldırdı.
Ortaya büyük bir kontrol odası çıktı.
Gösterge panelleri, kapılar, sinyaller ve bekleyen proteinler vardı.
“Burası,” dedi Profesör,
“vücudun demir kontrol merkezi.”
Kapının önünde ciddi görünümlü bir protein duruyordu.
“Benim adım hepsidin,” dedi.
“Demirin girip girmeyeceğine karar veririm.”
Defne Ebrar dikkatle baktı.
“Yani sen bağırsaklara ‘al’ ya da ‘alma’ mı diyorsun?”
“Evet,” dedi hepsidin.
“Ve bu kararı rastgele vermem.”
Asya sordu:
“Nelere bakıyorsun?”
Hepsidin panelleri gösterdi.
“Vücuttaki toplam demir miktarına,” dedi.
“Yeni alyuvar yapımına,”
“Enfeksiyon olup olmadığına,”
“Büyüme hızına.”
Çınar şaşkınlıkla konuştu:
“Yani vücut hasta olunca bile demirle ilgili kararını değiştiriyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Çünkü bazı mikroplar demiri çok sever.”
Zehra hemen sordu:
“Yani vücut, mikroplar demiri kullanamasın diye onu saklıyor.”
“Evet,” dedi Hatice öğretmen.
“Bu yüzden bazı hastalıklarda demir düşük görünür ama aslında depolarda vardır.”
Bu sırada karaciğer yeniden ortaya çıktı.
“Ben,” dedi,
“demirin ana deposuyum.”
Mehmet Atlas düşünerek konuştu:
“Yani demir kan tahlilinde düşük çıkabilir ama karaciğerde saklı olabilir.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden tek bir ölçüm her zaman yeterli olmaz.”
Bir ekran açıldı.
Üzerinde farklı çocuk siluetleri vardı.
“Şimdi,” dedi Profesör,
“aynı yemeği yiyen ama farklı sonuç alan üç çocuğu inceleyelim.”
İlk siluet parladı.
“Bu çocuk hızlı büyüyor,” dedi Profesör.
“Vücudu daha fazla demir istiyor.”
İkinci siluet belirdi.
“Bu çocuk sık enfeksiyon geçiriyor,” dedi.
“Vücudu demiri saklıyor.”
Üçüncü siluet göründü.
“Bu çocuk yeterince demir alıyor ama fazla da alıyor.”
Kıvanç kaşlarını çattı.
“Yani aynı demir, farklı vücutlarda farklı davranıyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Çünkü demiri kullanan şey demirin kendisi değil, vücudun ihtiyacıdır.”
Bir alyuvar yanlarına yaklaştı.
“Demir eksik olunca,” dedi,
“ben küçülürüm, solgunlaşırım ve daha az oksijen taşırım.”
Tibet bunu duyunca sordu:
“O zaman kişi çabuk yorulur, değil mi?”
“Evet,” dedi alyuvar.
“Çünkü kaslara ve beyne yeterince oksijen gidemez.”
Ela Y ekledi:
“Bu da dikkat dağınıklığına ve öğrenme güçlüğüne yol açabilir.”
Hatice öğretmen başını salladı.
“Bu yüzden demir, çocuklar için özellikle önemlidir.”
Bu kez farklı bir tablo açıldı.
“Peki fazla olursa?” diye sordu Aziz.
Profesör ciddileşti.
“Fazla demir,” dedi,
“kontrolsüz kalırsa hücrelere zarar verir.”
Bir hücre karardı, duvarları zedelendi.
“Serbest demir,” dedi Profesör,
“oksijenle tehlikeli tepkimelere girer.”
Asya hemen bağlantı kurdu:
“Yani demir oksijen taşımada çok yararlı ama kontrolsüz olursa oksijenle zarar verebiliyor.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden transferrin ve ferritin gibi proteinler hayati önemdedir.”
Can merakla sordu:
“Peki insanlar neden kendi kendine demir ilacı almamalı?”
Hatice öğretmen yanıtladı:
“Çünkü vücudun ihtiyacından fazlası zarar verebilir ve bunu dışarıdan anlamak her zaman mümkün değildir.”
Hepsidin tekrar konuştu:
“Benim işimi karıştırırsanız,” dedi,
“denge bozulur.”
Çocuklar sessizleşti.
Bu sessizlik, bilginin yerine oturduğu bir sessizlikti.
Profesör yumuşak bir sesle devam etti:
“Şimdi artık şunu biliyorsunuz:
Demir bir elementtir ama vücutta bir sistem içinde çalışır.
Besinle gelir, mideyle değişir, bağırsakla seçilir, proteinlerle taşınır ve depolarla dengelenir.”
Eylül düşünceli konuştu:
“Yani demir, tek başına güçlü değil; doğru yerde ve doğru zamanda güçlü.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu cümle, bugünün özeti.”
Asasını kaldırdı.
“Bir dünya daha var,” dedi.
“Ve orada demir çok güçlüdür ama canlı değildir.”
Çocuklar birbirine baktı.
“İnşaatlardaki demir,” dedi Ege.
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve onun neden vücut için tamamen farklı bir anlam taşıdığını göreceğiz.”
Işıklar yeniden değişti.
Işık dağıldığında çocuklar bu kez sert bir zeminin üzerinde duruyordu.
Altlarında soğuk, gri ve düzgün bir yüzey vardı.
Hava metal kokuyordu.
Etraflarına baktıklarında dev kolonlar, kalın kirişler, birbirine kenetlenmiş çelik halatlar ve yukarı doğru uzanan bir iskelet gördüler.
“Burası bir bina,” dedi Atlas.
“Daha doğrusu binanın iskeleti.”
Sihirli Profesör başını salladı.
“Evet,” dedi.
“Burası insan yapımı demirin dünyası.”
Çınar yere eğildi, elini zemine yaklaştırdı.
“Soğuk,” dedi.
“Ve hiç canlı gibi hissettirmiyor.”
“Çünkü canlı değil,” dedi Profesör.
“Ama çok güçlü.”
Bir iş makinesi yanlarından geçti.
İçindeki demir parçalar birbirine tam uyumla çalışıyordu.
Mehmet Atlas merakla sordu:
“Bu kadar güçlü olan bir şey, neden vücudun içinde işe yaramıyor?”
Profesör durdu.
“Bu soru,” dedi,
“demirin neden her yerde aynı anlama gelmediğini anlamak için en önemli soru.”
Asasını kaldırdı.
Havada iki ayrı görüntü belirdi.
Birinde, kanın içindeki hemoglobin.
Diğerinde, çelikten bir kolon.
“İkisi de demir içeriyor,” dedi.
“Ama bu iki demir arasında düzen farkı var.”
Defne Ebrar dikkatle baktı.
“Yani fark, sadece demirin olması değil; nasıl bir düzen içinde olduğu.”
“Evet,” dedi Profesör.
“İnsan yapımı demir, çoğu zaman alaşım hâlindedir.”
Ege hemen sordu:
“Alaşım ne demek?”
Profesör yanıtladı:
“Alaşım, demirin karbon ve başka metallerle birlikte eritilip yeniden şekillendirilmiş hâlidir. Çelik bunun en bilinen örneğidir.”
Yaman düşünerek konuştu:
“Yani bu demir, bilerek sertleştirilmiş ve değişmiş bir demir.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve bu değişim onu binalar için harika, vücut için ise tamamen uygunsuz yapar.”
Bir kolonun yüzeyi yavaşça kahverengiye döndü.
“Bu da ne?” diye sordu Mila.
“Bu,” dedi Profesör,
“oksidasyon. Daha günlük adıyla paslanma.”
Asya hemen bağlantı kurdu:
“Bu da oksijenle ilgili.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Demir oksijenle elektron alışverişi yapar. Ama burada bu alışveriş kontrolsüzdür.”
Havada küçük bir şema belirdi.
Demir atomları, oksijenle birleşiyor ve düzensiz bir yapı oluşturuyordu.
“Bu dünyada,” dedi Profesör,
“demirin değerlik değiştirmesi canlı bir amaç için değildir. Sadece çevreyle tepkimeye girer.”
Zehra sordu:
“Vücutta ise bu değişim kontrollü.”
“Evet,” dedi Hatice öğretmen.
“Proteinler tarafından yönetiliyor.”
Profesör iki görüntüyü yan yana getirdi.
“Vücutta,” dedi,
“demirin değerliği işlev içindir.
İnşaatta ise dayanıklılık içindir.”
Bir işçi elindeki demir çubuğu bükmeye çalıştı ama başaramadı.
“Bu demirin görevi,” dedi Profesör,
“yük taşımak, ayakta durmak, direnmek.”
Ali düşündü.
“Vücutta ise demirin görevi yük taşımak ama bu yük oksijen.”
“Evet,” dedi Profesör.
“İkisi de taşıyıcı ama taşıdıkları şey farklı.”
Nilda bir an duraksadı.
“O zaman çividen gelen demirin vücutta işe yaramamasının sebebi, onun yanlış görev için üretilmiş olması.”
“Çok güzel ifade ettin,” dedi Profesör.
“Yanlış görev, yanlış ortam.”
Bir çivi yere düştü.
Profesör onu aldı.
“Bu çivideki demir,” dedi,
“büyük kristaller hâlinde, sıkı sıkıya bağlıdır. Mide asidi bunu çözemez. Bağırsak hücresi tanımaz.”
Ela K ekledi:
“Yani sorun demirin ‘kötü’ olması değil; biyolojik dile çevrilememesi.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Vücut, kimyasal bir dil konuşur.”
Hatice öğretmen çocuklara baktı.
“Bu yüzden,” dedi,
“‘demir’ kelimesini duyduğunuzda artık sormanız gereken soru şudur:
Hangi demir?”
Bir vinç yukarı doğru ağır bir yük kaldırdı.
“Bu demir,” dedi Profesör,
“insan hayatını kurtarabilir. Binaları ayakta tutar.”
Sonra görüntü değişti.
Bir hastanede, kan torbaları taşınıyordu.
“Bu demir,” dedi,
“insan hayatını yaşatır.”
Çocuklar sessizce izledi.
Defne Yaz konuştu:
“Yani demir, nerede ve nasıl kullanıldığına göre tamamen farklı bir anlama sahip.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Ve bilim, bu farkı anlamamıza yardım eder.”
Birden ortam yavaşça silinmeye başladı.
Metal sesleri azaldı, gri renkler yerini sıcak tonlara bıraktı.
“Son bir yolculuk kaldı,” dedi Profesör.
“Ve bu yolculukta öğrendiklerimizi birleştireceğiz.”
Işık yavaşça yumuşadı.
Metal sesleri tamamen kayboldu.
Çocuklar yeniden tanıdık bir sıcaklık hissetti.
Ayaklarının altındaki zemin sert değildi artık.
Ne metalikti ne de akışkandı.
Bir sınıf zeminiydi.
Sıralar yerli yerindeydi.
Tahta, pencere, defterler…
Hepsi oradaydı.
Ama sınıf artık aynı sınıf değildi.
Çünkü çocukların bakışı değişmişti.
Hatice öğretmen masanın önünde duruyordu.
Sihirli Profesör hemen yanında, sessizce sınıfı izliyordu.
“Az önce,” dedi Hatice öğretmen,
“üç farklı dünya gezdik. Ama şimdi asıl soru şu: Oradan ne getirdik?”
Bir süre kimse konuşmadı.
Bu, cevabı bilmedikleri için değil;
nasıl söyleyeceklerini düşündükleri için oluşan bir sessizlikti.
Ege ilk konuşan oldu.
“Demirin tek bir şey olmadığını,” dedi.
“Aynı kelimenin, farklı ortamlarda tamamen farklı anlamlar taşıyabildiğini gördüm.”
Hatice öğretmen başını salladı.
“Devam et,” dedi.
Ege düşünerek sürdürdü:
“Kanımızdaki demirin görevi oksijen taşımak, besinlerdeki demirin görevi bu sisteme katılmak, inşaatlardaki demirin görevi ise yük taşımak. Hepsi taşıyor ama taşıdıkları şey ve taşıma şekilleri farklı.”
Sihirli Profesör gülümsedi.
“Bu,” dedi,
“bilimsel düşünmenin çok iyi bir özeti.”
Elif söz aldı.
“Ben şunu fark ettim,” dedi.
“Vücut, demiri ‘demir’ olduğu için almıyor. Onu önce parçalıyor, sonra dönüştürüyor, sonra seçiyor.”
Asya ekledi:
“Ve bu seçim sadece miktara göre değil; demirin değerliğine, bağlandığı yapıya ve vücudun o anki ihtiyacına göre yapılıyor.”
Hatice öğretmen tahtaya büyük bir üçgen çizdi.
Üçgenin köşelerine üç kelime yazdı:
YAPI – ORTAM – GÖREV
“Bunu unutmayın,” dedi.
“Bilimde bir maddenin ne olduğu, bu üç şeyle anlaşılır.”
Mila elini kaldırdı.
“Bu yüzden çividen gelen demir, yapı olarak yanlış, ortam olarak uygunsuz ve görev olarak da vücudun ihtiyacına uymuyor.”
“Evet,” dedi Hatice öğretmen.
“Ve bu cümlede bilim var.”
Çınar konuştu:
“Benim için en ilginç olan şey, demirin değerliğinin değişmesi oldu. Fe³⁺ hâlinin bağırsakta işe yaramaması ama Fe²⁺ hâline dönüştüğünde kapıların açılması.”
Sihirli Profesör tahtaya küçük bir kapı çizdi.
“Bu kapı,” dedi,
“ince bağırsağın kapısı.”
Yanına Fe³⁺ yazdı, kapıyı kapalı çizdi.
Fe²⁺ yazdı, kapıyı açık çizdi.
“Bu bir benzetme,” dedi,
“ama doğru bir benzetme.”
Defne Ebrar söze girdi:
“Yani mide sadece sindiren bir yer değil, demiri kimyasal olarak hazırlayan bir istasyon.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Mide, bir dönüştürücüdür.”
Nilda düşünceli bir sesle konuştu:
“Ve C vitamini, bu dönüşümde yardımcı bir madde. Yani bazı besinler, tek başına değil, birlikte anlam kazanıyor.”
Hatice öğretmen bunu tahtaya ekledi:
BİRLİKTE ETKİ
“Bu,” dedi,
“bilimin mutfakla buluştuğu yerdir.”
Aziz söz aldı.
“Ben şunu da anladım,” dedi.
“Demir fazlalığı da en az eksikliği kadar tehlikeli. Çünkü serbest kaldığında hücrelere zarar verebiliyor.”
Sihirli Profesör ciddiyetle başını salladı.
“Bu yüzden,” dedi,
“vücut demiri asla serbest bırakmaz. Onu ya ferritinle saklar ya transferrinle taşır.”
Ali ekledi:
“Ve hepsidin, bu trafiğin kapılarını açıp kapatan bir kontrolcü gibi çalışıyor.”
Hatice öğretmen gülümsedi.
“Bakın,” dedi,
“şu anda lisede, hatta üniversitede öğretilen kavramları kullanıyorsunuz. Ama zorlanmıyorsunuz. Çünkü bunları bir sistem içinde gördünüz.”
Eylül elini kaldırdı.
“Benim kafamda şu netleşti,” dedi.
“Demir bir element ama vücutta bir rol oyuncusu. Rolü, bulunduğu sahneye göre değişiyor.”
Sihirli Profesör bu cümleyi duyunca asasını hafifçe yere vurdu.
“İşte,” dedi,
“bilimsel düşüncenin özü budur.”
Sınıfın ortasında üç görüntü belirdi.
Birincisi: Bir alyuvar, oksijen taşıyor.
İkincisi: Bir tabak mercimek ve yanında limon.
Üçüncüsü: Bir köprü, ağır yükleri taşıyor.
“Şimdi,” dedi Profesör,
“aynı soruyu bu üç görüntüye sorun.”
Tahtaya yazdı:
‘Bu demir aynı mı?’
Zehra cevap verdi:
“Hayır. Çünkü birincisi biyolojik bir sistemin parçası, ikincisi biyolojik sisteme girmek için hazırlanmış, üçüncüsü ise biyolojik sistemden tamamen bağımsız.”
Hatice öğretmen alkışladı.
“Bu cevap,” dedi, “ezber değil, düşünce.”
Defne Yaz konuştu:
“Bence bu sadece demir için geçerli değil. Birçok madde için de böyle olabilir.”
“Evet,” dedi Profesör.
“Bu yüzden bilim, tek tek bilgileri değil, ilişkileri öğretir.”
Mehmet Atlas ekledi:
“Ve bu ilişkileri anlamadan sadece isimleri bilmek, gerçek anlamda bilgi sayılmaz.”
Sınıfta bir sessizlik oldu.
Bu sessizlik, artık bilginin yerleştiği sessizlikti.
Hatice öğretmen son kez konuştu:
“Bugün demiri öğrendiniz ama aslında şunu öğrendiniz:
Bir şeyin ne olduğunu anlamak için, onun nasıl davrandığını incelemek gerekir.”
Sihirli Profesör çocuklara baktı.
“Artık,” dedi,
“‘demir’ kelimesini duyduğunuzda zihninizde tek bir görüntü değil, üç dünya canlanacak.”
Asasını yavaşça indirdi.
“Ve bu,” dedi,
“bilim insanı gibi düşünmeye başladığınızın işaretidir.”
Işık yavaşça dağıldı.
Profesör siluet hâline geldi.
Sonra tamamen kayboldu.
Sınıfta sadece çocuklar ve Hatice öğretmen kaldı.
Ama artık sınıfta bir şey daha vardı:
Ayırt edebilen zihinler.
Dr. Mustafa KEBAT
Çocuklar..!!
En altta metalik demir ile gıdalarda ve insan vücudunda bulunan demirin farklarını ele alan bilimsel bir yazı da mevcut. Belki merak edip okursunuz. :):):):)
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️
Sayın okuyucu,
Yukarıda yer alan hikaye firmalarımız Tetkik OSGB – Tetkik Danışmanlık tarafından sosyal sorumluluğumuz olan çocuklarımızı bilgilendirmek, okumaya, çalışmaya, doğal hayata heveslendirmek ülkemize ve geleceğimize yararlı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak maksadı ile yayınlanmıştır.
Dr Mustafa KEBAT
Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz. Varsa hatalarımızı bildirmeniz daha faydalı olmamıza desteğiniz bizim için çok değerli.
Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️
Doğal Yaşayın
Doğal Beslenin
Aklınıza Mukayet Olun
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️
Dr Mustafa KEBAT
Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

