Hatice Öğretmen’in sınıfında o sabah, pencerenin dışında sessizce yağan karın yumuşak beyazlığıyla birlikte sınıfın içine yayılan dingin ama merak dolu bir atmosfer vardı; camlara vuran soğuk ışık, sıraların üzerine ince bir parlaklık bırakırken, klimaların hafif tıslayan sesi ve öğrencilerin kalın kazaklarının çıkardığı hışırtı, kış mevsiminin kendine özgü sessizliğini sınıfın içine taşımıştı. Çocukların çoğu atkılarını yeni çıkarmış, ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalışmış ve soğuk havanın etkisini henüz üzerlerinden tam olarak atamamışlardı.
Tahtanın ortasında büyük harflerle yazılı bir başlık dikkat çekiyordu:
Kış ve Vücudumuz
Tibet, pencereden dışarı bakarken ağır ağır süzülen kar tanelerini izliyor ve sanki her birinin yere düşmeden önce anlattığı küçük bir hikâye varmış gibi düşüncelere dalmıştı. Elif ise ellerini sıcak kaloriferin üzerine uzatmış, yüzüne vuran sıcaklığın verdiği rahatlıkla gözlerini hafifçe kısmıştı. Sınıfın içinde kışın getirdiği o hafif yavaşlık hissediliyordu.
Tam o sırada Eylül parmağını kaldırdı.
Sesinde gerçek bir merak vardı.
“Öğretmenim…” dedi yavaşça.
“Evet Eylül?”
“Neden kışın daha çok hasta oluyoruz?”
Sınıf bir anda canlandı.
Tibet hızla döndü:
“Evet! Yazın neredeyse hiç hasta olmuyorum ama kışın sürekli biri öksürüyor.”
Elif:
“Ben de… özellikle okul açılınca.”
Asya düşünceli bir sesle:
“Belki soğuk yüzünden üşüttüğümüz için.”
Defne Ebrar:
“Annem hep ‘kalın giyin yoksa hasta olursun’ diyor.”
Nilda:
“Demek ki soğuk direkt hasta yapıyor.”
Mercan başını salladı:
“Ama bazen çok kalın giyindiğim halde yine hasta oluyorum.”
Çınar:
“Ben de… geçen kış sürekli grip olmuştum.”
Mehmet Atlas:
“Peki gerçekten soğuk mu hasta yapıyor?”
Eylül merakla:
“Yoksa mikroplar mı?”
Mila:
“Virüsler mi?”
Kıvanç:
“Yoksa bağışıklık sistemi mi zayıflıyor?”
Yaman:
“Bence hepsi birlikte olabilir.”
Defne Yaz:
“Kapalı ortamlarda daha çok oluyor.”
Ela 1:
“Sınıfta biri hasta olunca hemen yayılıyor.”
Ela 2:
“Evet! Bir kişi hapşırıyor, sonra herkes…”
Aziz:
“Ben geçen kış üç kere hasta oldum.”
Can:
“Ben de iki kere.”
Atlas, kaşlarını hafifçe çatarak derin bir düşünceyle konuştu:
“Belki de kışın vücudumuzun içinde bir şey değişiyor ve biz fark etmiyoruz.”
Ali:
“Bence vücudumuzda bir savaş oluyor.”
Zehra yumuşak bir sesle:
“Belki de görünmeyen bir savaş…”
Ege yavaşça konuştu:
“Virüsler ve bağışıklık sistemi arasında…”
Hatice Öğretmen gülümsedi.
Gözlerinde o tanıdık ışık vardı.
“Bu sorunun cevabı…” dedi yavaşça,
“sadece anlatılarak öğrenilemez.”
Sınıfın içinde tanıdık bir heyecan dalgası yayıldı.
Tibet fısıldadı:
“Yoksa…”
Elif:
“Evet…”
Mila neredeyse zıplayarak:
“Profesör mü gelecek?!”
Hatice Öğretmen masasına yürüdü.
Çekmeceyi açtı.
İçinden küçük, parlak, yıldız işlemeli çıngırak çıktı.
Sınıf nefesini tuttu.
Tıngır…
Tıngır…
Tıngır…
Sınıfın ortasında beyaz ve mavi ışıklar dönmeye başladı.
Soğuk bir rüzgâr esti.
Kar taneleri havada belirdi.
Ve ışığın içinden tanıdık bir siluet çıktı.
“Merhaba sevgili kış araştırmacıları!”
Sınıf hep bir ağızdan:
“PROFESÖÖÖR!”
Sihirli Profesör bastonunu yere hafifçe vurdu.
Etrafında küçük kar kristalleri döndü.
“Bugün,” dedi,
“vücudunuzun içinde gerçekleşen en büyük kış savaşını göreceksiniz.”
Tibet heyecanla:
“Gerçekten mi?!”
Elif:
“Vücudun içine mi gideceğiz?”
Asya:
“Bağışıklık sistemine mi?”
Defne Ebrar:
“Virüsleri görecek miyiz?”
Nilda:
“Savaş olacak mı?”
Mercan:
“Gerçek bir savaş?”
Profesör gülümsedi.
“Evet.
Çünkü kış geldiğinde…
vücudunuzun içinde görünmeyen bir savaş başlar.”
Çınar:
“Virüsler mi saldırıyor?”
Profesör:
“Evet.”
Mehmet Atlas:
“Ve bağışıklık sistemi savunuyor.”
Profesör:
“Evet.”
Eylül:
“Peki neden kışın daha çok oluyor?”
Profesör gözlüğünü düzeltti.
“Çünkü kış…
virüslerin en sevdiği mevsimdir.”
Sınıf sessizleşti.
Mila fısıldadı:
“Bu biraz korkutucu…”
Kıvanç:
“Ama heyecanlı.”
Yaman:
“Ben hazırım.”
Defne Yaz:
“Ben de.”
Ela 1:
“Macera başlıyor.”
Ela 2:
“Bilim macerası!”
Aziz:
“Savaş zamanı.”
Can:
“Bağışıklık savaşı.”
Atlas:
“Görünmeyen savaş.”
Ali:
“Vücudun içinde.”
Zehra:
“Gerçekten görmek istiyorum.”
Ege derin bir nefes aldı:
“Profesör…
hazırız.”
Profesör bastonunu kaldırdı.
“Öyleyse…
küçülme başlasın.”
Bir anda sınıf beyaz ışığa boğuldu.
Kar taneleri girdap gibi dönmeye başladı.
Zemin kayboldu.
Her şey küçüldü.
Ve bir anda…
Hepsi buz gibi bir rüzgârın estiği dev bir şehrin üzerinde duruyordu.
Gökyüzünde uçuşan görünmez varlıklar vardı.
Soğuk…
sessiz…
tehlikeli…
Profesör fısıldadı:
“Hoş geldiniz çocuklar…
Virüsler Şehri’ne.”
Çocuklar, profesörün bastonundan yayılan yumuşak ama parlak ışığın içinde yavaşça süzülerek ayaklarının altındaki zeminin yeniden oluştuğunu hissettiklerinde, kendilerini daha önce gördükleri hiçbir yere benzemeyen tuhaf ve ürpertici bir manzaranın ortasında buldular; etraflarındaki hava soğuktu, fakat bu sıradan bir kış soğuğu değildi, sanki görünmeyen küçük parçacıklar havanın içinde dolaşıyor, titreşiyor ve her nefes alışlarında hafif bir ürperti hissi yaratıyordu. Gökyüzü gri ve pusluydu, yerde ince buz tabakaları parlıyor ve uzaklarda sisin içinde belirsiz siluetler hareket ediyordu.
Tibet, etrafındaki bu tuhaf atmosferi incelerken omuzlarını hafifçe kaldırdı ve soğuk bir rüzgârın yüzüne çarpmasıyla ürpererek uzun bir cümle kurdu:
“Burası çok farklı bir yer; sanki gerçek bir şehir değil de görünmeyen canlıların yaşadığı gizli bir dünya gibi. Havada bir hareket var ama ne olduğunu tam seçemiyorum ve bu da biraz ürkütücü hissettiriyor.”
Profesör bastonunu yavaşça kaldırdı ve etraflarındaki puslu havayı işaret ederek sakin ama uyarıcı bir tonla konuştu:
“Çünkü şu anda, normalde çıplak gözle göremeyeceğiniz bir dünyanın içindesiniz. Burası virüslerin dolaştığı ve fırsat bulduklarında insan vücuduna girmeye çalıştıkları bir bölge; özellikle kış aylarında bu dünya çok daha hareketli ve yoğun hale gelir.”
Elif, havada süzülen ince, parlak noktaları fark ederek gözlerini kısarak dikkatle bakmaya çalıştı ve merak dolu bir sesle konuştu:
“Profesör, şu havada parlayan küçük noktalar virüs mü? O kadar küçükler ki ancak yakından bakınca fark ediliyorlar ve sanki sürekli hareket halindeler.”
Profesör başını salladı:
“Evet Elif, gördüğünüz o küçük parçacıklar virüsler. Tek başlarına çok küçük ve zayıf görünseler de doğru ortamı bulduklarında hızla çoğalabilir ve insan vücuduna girdiklerinde hastalıklara neden olabilirler.”
Asya, virüslerin havada süzülürken birbirlerine yaklaşmasını ve sonra tekrar dağılmasını izleyerek düşünceli bir sesle konuştu:
“Garip olan şu ki, yazın da virüsler vardır ama kışın neden bu kadar çok oluyorlar? Sanki bu soğuk ortam onları daha güçlü yapıyormuş gibi görünüyor.”
Profesör, çocukların bu önemli sorusuna cevap vermek için bastonunu havaya kaldırdı ve etraflarında bir sahne oluştu; bir tarafta yaz mevsimi, güneşli ve açık hava, diğer tarafta ise kapalı, soğuk ve kalabalık bir kış ortamı belirdi.
“İşte cevap burada,” dedi profesör.
“Kışın insanlar daha çok kapalı alanlarda vakit geçirir, pencereler daha az açılır ve hava dolaşımı azalır. Bu da virüslerin bir kişiden diğerine daha kolay geçmesine neden olur.”
Defne Ebrar, kapalı bir sınıf görüntüsünde bir öğrencinin hapşırmasıyla havaya yayılan küçük parçacıkları izleyerek uzun bir cümleyle konuştu:
“Demek ki biri hapşırdığında ya da öksürdüğünde havaya yayılan bu küçük damlacıklar, içinde virüsleri taşıyor ve kapalı bir ortamda uzun süre havada kalabildikleri için diğer insanların onları soluması kolaylaşıyor.”
Nilda, bu sahneyi izlerken hafifçe gerildi ve konuştu:
“Yani kışın hasta olan birinin yanında bulunmak daha riskli çünkü hepimiz aynı havayı soluyoruz ve virüsler o havada dolaşabiliyor.”
Mercan, havada süzülen virüslerin kalabalık bir ortamda nasıl çoğaldığını görünce endişeyle konuştu:
“Bir kişi hasta olduğunda, özellikle sınıf gibi kapalı bir yerde, virüsler kısa sürede herkesin etrafına yayılabiliyor. Bu yüzden bazen bir kişi hasta olunca sınıfta birçok kişi arka arkaya hastalanıyor.”
Çınar başını salladı:
“Geçen kış tam böyle olmuştu; önce bir arkadaşımız grip oldu, sonra birkaç gün içinde yarı sınıf hasta oldu.”
Mehmet Atlas düşünceli bir sesle:
“Demek ki kışın hasta olmamızın nedeni sadece üşümek değil; aynı zamanda virüslerin yayılması için daha uygun bir ortam oluşması.”
Eylül, sahnedeki kapalı ortamın giderek daha kalabalık hale geldiğini izlerken konuştu:
“İnsanlar soğuk olduğu için dışarıda daha az vakit geçiriyor, daha çok içeride kalıyor ve bu da virüslerin bir kişiden diğerine geçmesini kolaylaştırıyor.”
Mila, havada dolaşan virüslerin soğuk ortamda daha uzun süre kaldığını fark ederek konuştu:
“Profesör, sanki bu soğuk hava virüslerin daha uzun süre canlı kalmasına da yardımcı oluyor gibi.”
Profesör başını salladı:
“Evet Mila, soğuk ve kuru hava bazı virüslerin daha uzun süre havada kalmasını sağlar ve bu da bulaşma ihtimalini artırır.”
Kıvanç:
“Yani kış virüsler için avantajlı bir mevsim.”
Yaman:
“Ve bizim için daha zor.”
Defne Yaz:
“Bağışıklık sistemi de etkileniyor mu?”
Profesör:
“Evet. Soğuk, uykusuzluk, düzensiz beslenme ve kapalı ortamlar bağışıklık sisteminin gücünü azaltabilir.”
Ela 1:
“Yani vücudumuzun savunması zayıflayabilir.”
Ela 2:
“Ve virüsler fırsat bulur.”
Aziz:
“Tam bir savaş gibi.”
Can:
“Virüsler saldırıyor, bağışıklık sistemi savunuyor.”
Atlas, etrafındaki puslu ve virüslerle dolu ortamı dikkatle incelerken derin bir nefes aldı ve uzun bir cümleyle konuştu:
“Şimdi anlıyorum ki kışın hasta olmamız sadece soğuktan değil; aynı zamanda kapalı ortamlarda daha çok bulunmamız, virüslerin havada daha uzun süre kalabilmesi ve bağışıklık sistemimizin bazen zayıflaması nedeniyle ortaya çıkan büyük bir dengenin sonucu.”
Ali:
“Yani görünmeyen bir savaş var.”
Zehra:
“Ve biz genelde o savaşı fark etmiyoruz.”
Ege yavaşça konuştu:
“Peki bağışıklık sistemi ne yapıyor?”
Profesör gülümsedi.
Bastonunu kaldırdı.
Bir anda uzaklarda beyaz ışıklar belirdi.
Hızla yaklaşıyorlardı.
“Şimdi,” dedi profesör,
“vücudunuzun en büyük savunma ordusuyla tanışacaksınız.”
Gökyüzünde beyaz zırhlı hücreler belirdi.
Hızla ilerliyorlardı.
“Hoş geldiniz,” dedi profesör,
“Bağışıklık Ordusu’na.”
Virüsler şehrinin üzerinde dolaşan o puslu ve gri gökyüzü, bir anda uzaklardan yaklaşan parlak beyaz ışıklarla aydınlanmaya başladığında, çocuklar sanki görünmeyen bir ordunun gelişini hisseder gibi başlarını aynı yöne çevirmiş, havanın içindeki titreşimin değiştiğini ve soğuk, sessiz atmosferin yerini güçlü ve kararlı bir hareketliliğin aldığını fark etmişlerdi. Az önce etraflarında dolaşan küçük ve sinsi virüsler hâlâ havada süzülüyordu, fakat bu kez yalnız değillerdi; çünkü ufukta beliren ve hızla yaklaşan parlak beyaz küreler, vücudun en güçlü savunucularını temsil eden bağışıklık hücreleriydi.
Tibet, gökyüzünde hızla yaklaşan bu parlak hücreleri izlerken gözlerini kocaman açtı ve içindeki heyecanı gizleyemeden uzun bir cümleyle konuştu:
“Şu anda gördüğüm şey sanki bir bilim kurgu filmindeki uzay gemilerinin gelişi gibi; ama bu kez gelenler düşman değil, tam tersine bizi korumak için hareket eden savunma birlikleri gibi görünüyor ve bu gerçekten inanılmaz.”
Profesör bastonunu yavaşça kaldırdı ve yaklaşan beyaz hücreleri işaret ederek sakin ama güçlü bir tonla konuştu:
“Evet Tibet, gördüğünüz bu hücreler bağışıklık sisteminin en önemli askerleridir; vücudunuza giren virüsleri tanır, takip eder ve yok etmek için harekete geçerler. Onlar olmasaydı, en küçük bir mikrop bile hızla çoğalır ve vücudu savunmasız bırakırdı.”
Elif, havada süzülen ve giderek çoğalan beyaz hücrelerin hareketlerini dikkatle izlerken merak dolu bir sesle konuştu:
“Profesör, bu hücreler virüsleri nasıl buluyor; çünkü virüsler çok küçük ve görünmezler. Onları nasıl fark edebiliyorlar?”
Profesör gülümsedi ve açıklamaya başladı:
“Bağışıklık hücreleri, vücudun içinde sürekli devriye gezen ve yabancı olan her şeyi tanıyabilen özel sensörlere sahiptir; bir virüs vücuda girdiğinde onun yüzeyindeki farklı yapıyı hemen algılar ve alarm verirler. Bu alarm, diğer savunma hücrelerini de harekete geçirir.”
Asya, beyaz hücrelerden birinin hızla ilerleyerek küçük bir virüse doğru yöneldiğini fark etti ve heyecanla konuştu:
“Bakın! Bir tanesi virüse doğru gidiyor! Sanki onu takip ediyor.”
Profesör:
“Çünkü bağışıklık sistemi, vücudun içinde sürekli bir izleme ve savunma halinde çalışır. Virüsler fark edildiği anda yakalanmaya çalışılır.”
Defne Ebrar, bu kovalamacayı dikkatle izlerken uzun bir cümleyle konuştu:
“Şu anda gördüğümüz şey, vücudumuzun içinde her gün gerçekleşen bir savunma savaşı ve biz normalde bunu hiç fark etmiyoruz; oysa bu savaş olmasa en küçük bir soğuk algınlığı bile çok daha ciddi sonuçlara yol açabilirdi.”
Nilda, beyaz hücrelerin sayısının giderek arttığını fark ederek konuştu:
“Sanki bir ordu toplanıyor; bir virüs bile görünse hemen etrafını sarıyorlar.”
Mercan:
“Ve çok hızlılar.”
Çınar heyecanla:
“Bu tam bir savaş!”
Mehmet Atlas, beyaz hücrelerden birinin virüsü sararak etkisiz hale getirdiğini görünce hayranlıkla konuştu:
“Onu yakaladılar! Ve yok ettiler!”
Eylül:
“Bağışıklık sistemi gerçekten güçlüymüş.”
Mila:
“Ve sürekli çalışıyor.”
Kıvanç:
“Peki neden kışın bazen bu savaşta kaybediyoruz?”
Yaman:
“Evet, neden hasta oluyoruz?”
Profesör bastonunu kaldırdı ve etraflarında yeni bir sahne oluştu:
Üşüyen bir çocuk…
Az uyuyan bir çocuk…
Düzensiz beslenen bir çocuk…
Profesör uzun bir cümleyle konuştu:
“Kış aylarında soğuk hava, kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirmek, güneş ışığının azalması ve bazen düzensiz uyku ile beslenme, bağışıklık sisteminin gücünü bir miktar azaltabilir. Bu durumda virüsler, savunma hattını aşmak için daha fazla fırsat bulur.”
Defne Yaz:
“Yani bağışıklık ordusu zayıflarsa…”
Ela 1:
“Virüsler daha kolay girer.”
Ela 2:
“Ve çoğalır.”
Aziz:
“Demek ki hasta olmak sadece virüsle ilgili değil.”
Can:
“Vücudun gücüyle de ilgili.”
Atlas, etrafındaki savaş sahnesini izlerken derin bir nefes aldı ve uzun bir cümleyle konuştu:
“Şimdi anlıyorum ki kışın hasta olmamızın nedeni yalnızca virüslerin varlığı değil; aynı zamanda bağışıklık sistemimizin ne kadar güçlü olduğu, ne kadar dinlendiğimiz, nasıl beslendiğimiz ve vücudumuzu ne kadar iyi koruduğumuzla da ilgili. Bu, görünmeyen ama sürekli devam eden bir denge savaşı.”
Ali:
“Ve bu denge bazen bozuluyor.”
Zehra:
“Ve biz hasta oluyoruz.”
Ege sakin bir sesle konuştu:
“Peki bağışıklık sistemini nasıl güçlendirebiliriz?”
Profesör gülümsedi.
Gözlüklerini düzeltti.
“İşte şimdi,” dedi,
“en önemli bölüme geliyoruz.”
Uzakta parlak bir şehir belirdi.
Güneş ışığı vardı.
Sağlıklı çocuklar koşuyordu.
Uyuyan, spor yapan, iyi beslenen insanlar…
“Orası,” dedi profesör,
“Güçlü Bağışıklık Şehri.”
Virüsler şehrinin soğuk, puslu ve gergin atmosferi yavaş yavaş çözülürken, profesörün bastonundan yayılan yumuşak ama güçlü ışık dalgası etraflarındaki tüm manzarayı değiştirmeye başlamıştı; gri gökyüzü yerini sıcak ve parlak bir gün ışığına bırakıyor, keskin ve ürpertici rüzgârın yerini ise hafif ve ferah bir esinti alıyordu. Çocuklar, birkaç saniye önce virüslerin dolaştığı ve bağışıklık hücrelerinin savaş verdiği o kasvetli ortamdan uzaklaşıp kendilerini daha canlı, daha sıcak ve daha hareketli bir dünyanın içinde bulduklarında, içlerinde tarif edilmesi zor bir rahatlama ve güven hissi oluştu.
Önlerinde uzanan manzara, önceki şehirlerden tamamen farklıydı. Geniş yeşil alanlar, parlak güneş ışığıyla aydınlanan yollar, spor yapan ve gülen insanlar, sağlıklı görünen hücreler ve düzenli bir ritim içinde çalışan bir vücut… Her şey güçlü ve dengeli bir yaşamın izlerini taşıyordu.
Tibet, etrafına bakarken içinin hafiflediğini hissederek ve yüzünde farkında olmadan oluşan bir gülümsemeyle uzun bir cümle kurdu:
“Burada kendimi çok daha iyi hissediyorum; sanki az önce bulunduğumuz soğuk ve gergin ortamdan tamamen farklı bir dünyaya gelmiş gibiyiz. Bu şehirde her şey canlı, güçlü ve düzenli görünüyor.”
Profesör başını salladı ve yavaşça konuştu:
“Çünkü burası güçlü bağışıklık sistemine sahip bir vücudun içi; burada savunma sistemi düzenli çalışır, hücreler enerjik ve dengelidir ve virüsler kolay kolay çoğalma fırsatı bulamaz.”
Elif, güneş ışığının hücrelerin üzerinde bıraktığı parlaklığı izlerken merakla konuştu:
“Profesör, burada her şey neden daha güçlü görünüyor; az önceki virüsler şehrinde savunma vardı ama zordu, burada ise savunma çok daha kolay gibi.”
Profesör bastonunu havaya kaldırdı ve etraflarında üç farklı sahne belirdi:
Birinde düzenli uyuyan bir çocuk…
Birinde sağlıklı yemekler yiyen bir çocuk…
Birinde spor yapan ve açık havada oynayan bir çocuk…
“Güçlü bağışıklık sistemi,” dedi profesör,
“tek bir şeyle değil, birçok sağlıklı alışkanlığın birleşmesiyle oluşur.”
Asya, spor yapan çocukları izlerken konuştu:
“Yani hareket etmek bağışıklığı güçlendiriyor mu?”
Profesör:
“Evet. Düzenli hareket ve oyun, kan dolaşımını hızlandırır ve bağışıklık hücrelerinin vücutta daha hızlı hareket etmesini sağlar.”
Defne Ebrar, uyuyan çocuk görüntüsüne bakarak uzun bir cümleyle konuştu:
“Demek ki yeterince uyumak da çok önemli; çünkü uyurken vücut kendini onarıyor ve bağışıklık sistemi yeniden güç kazanıyor. Eğer geç uyursak veya yeterince dinlenmezsek, savunma sistemi zayıflayabilir.”
Nilda başını salladı:
“Bu yüzden uykusuz kaldığımızda daha kolay hasta oluyoruz.”
Mercan, sağlıklı besinlerle dolu sofraya bakarak konuştu:
“Sebze, meyve ve vitaminler de önemli.”
Profesör:
“Evet. Dengeli beslenme bağışıklık hücrelerinin güçlü kalmasını sağlar.”
Çınar:
“Yani sadece kalın giyinmek yetmez.”
Mehmet Atlas:
“Vücudu içeriden güçlendirmek gerekir.”
Eylül:
“Güneş ışığı da önemli mi?”
Profesör gülümsedi:
“Evet. Güneşten gelen D vitamini bağışıklık sisteminin düzgün çalışmasına yardımcı olur.”
Mila, güneş ışığında parlayan hücreleri izlerken konuştu:
“Güneş ışığı bile vücudu güçlendiriyor.”
Kıvanç:
“Spor yapmak.”
Yaman:
“Açık havada oynamak.”
Defne Yaz:
“Düzenli uyumak.”
Ela 1:
“Sağlıklı yemek.”
Ela 2:
“Ellerini yıkamak.”
Aziz:
“Hasta olanlardan uzak durmak.”
Can:
“Temiz hava.”
Atlas, etrafındaki bu güçlü ve dengeli vücut ortamını dikkatle izlerken derin bir nefes aldı ve uzun bir cümleyle konuştu:
“Şimdi anlıyorum ki hasta olmamak sadece virüslerden kaçmakla ilgili değil; vücudumuzu güçlü tutmakla ilgili. Eğer bağışıklık sistemi güçlü olursa, virüsler gelse bile kolay kolay hastalık yapamaz.”
Ali:
“Yani vücut bir kale gibi.”
Zehra:
“Ve bağışıklık sistemi o kalenin savunması.”
Ege sakin bir sesle konuştu:
“Güçlü bir savunma için…
vücudu iyi beslemek,
iyi dinlendirmek,
ve hareket ettirmek gerekir.”
Profesör gülümsedi.
Gözlerinde gurur vardı.
“Evet çocuklar…
şimdi gerçeği görmeye hazırsınız.”
Bir anda sahne değişti.
Bir sınıf belirdi.
Kış mevsimi…
Bir öğrenci hapşırdı…
Virüsler havaya yayıldı…
Profesör konuştu:
“Şimdi…
kışın hastalıkların nasıl yayıldığını göreceksiniz.”
Güçlü bağışıklık şehrinin parlak ve sıcak görüntüsü yavaşça silinirken, profesörün bastonundan yayılan yumuşak ışık dalgası çocukları yeniden başka bir sahnenin içine doğru çekmeye başlamıştı; birkaç saniye önce gördükleri güneşli ve sağlıklı ortam yerini daha tanıdık ama aynı zamanda daha dikkat çekici bir manzaraya bırakıyordu. Bu kez kendilerini bir okul sınıfının içinde bulmuşlardı. Sıralar, tahta, pencereler… her şey tanıdık görünüyordu. Ancak bu sınıf, sanki görünmeyen bir dünyanın kapılarını açan bir sahneye dönüşmek üzereydi.
Tibet, etrafına bakarken hafifçe gülümsedi ve uzun bir cümleyle konuştu:
“Burası neredeyse bizim sınıfa benziyor; sıralar, pencere, tahta… her şey aynı gibi. Ama sanki birazdan normalde göremediğimiz bir şeyleri göreceğiz ve bu da bana hem merak hem de heyecan veriyor.”
Profesör başını salladı ve sakin bir tonla konuştu:
“Evet Tibet, şu anda kış mevsiminde sıradan bir okul sınıfının içindeyiz; fakat birazdan bu sınıfta, çıplak gözle göremediğiniz ama kışın hasta olmamızın en önemli nedenlerinden biri olan görünmeyen bir zincirin nasıl oluştuğunu izleyeceksiniz.”
Tam o anda sınıftaki bir öğrenci hafifçe öksürdü.
Ardından bir başkası hapşırdı.
Elif dikkatle baktı ve merakla konuştu:
“Profesör, normalde birinin hapşırması sıradan bir şey gibi görünür ama siz bunu özellikle gösteriyorsunuz; sanırım burada önemli bir şey olacak.”
Profesör bastonunu kaldırdı.
Bir anda sahne değişti.
Hapşıran öğrencinin ağzından çıkan minik damlacıklar büyütülmüş halde görünür oldu. Bu damlacıklar havaya yayılıyor, içinde küçük virüsler parlıyordu ve yavaşça sınıfın içine doğru dağılıyordu.
Asya nefesini tutarak uzun bir cümle kurdu:
“Bu inanılmaz… normalde birinin hapşırdığını görürüz ama bu kadar çok damlacığın havaya yayıldığını ve içlerinde virüsler taşıdığını asla fark etmeyiz. Sanki görünmeyen bir bulut oluşuyor.”
Profesör:
“Evet Asya. Hapşırma ve öksürme sırasında binlerce küçük damlacık havaya yayılır ve bu damlacıklar virüsleri taşır. Kapalı ortamlarda bu damlacıklar havada daha uzun süre kalabilir.”
Defne Ebrar, havada süzülen damlacıkların yavaşça diğer öğrencilere doğru ilerlediğini görünce konuştu:
“Demek ki aynı sınıfta bulunan herkes bu havayı soluduğu için virüsler kolayca yayılabiliyor.”
Nilda:
“Ve bu yüzden bir kişi hasta olunca kısa sürede diğerleri de hasta olabiliyor.”
Mercan, damlacıkların bir öğrencinin eline konduğunu görünce dikkatle konuştu:
“Bakın! Birinin eline kondu.”
Profesör:
“Evet. Virüsler sadece havada değil, yüzeylerde de yayılabilir.”
Çınar:
“Yani sıraya, kaleme, kapı koluna…”
Mehmet Atlas:
“Ve sonra biri o yüzeye dokununca eline geçiyor.”
Eylül:
“Sonra yüzüne dokununca…”
Mila:
“Virüs vücuda giriyor.”
Profesör başını salladı.
“Buna bulaşma zinciri denir.”
Kıvanç:
“Yani görünmeyen bir zincir var.”
Yaman:
“Bir kişiden diğerine…”
Defne Yaz:
“Elden ele…”
Ela 1:
“Havadan…”
Ela 2:
“Yüzeylerden…”
Aziz:
“Bu gerçekten hızlı yayılır.”
Can:
“Ve biz fark etmeyiz.”
Atlas, sınıfın içinde yavaşça yayılan virüsleri izlerken derin bir nefes aldı ve uzun bir cümleyle konuştu:
“Şimdi anlıyorum ki kışın daha çok hasta olmamızın nedeni yalnızca soğuk değil; aynı zamanda kapalı ortamlarda daha uzun süre birlikte kalmamız, havanın daha az değişmesi ve bu görünmeyen virüs zincirinin kolayca yayılabilmesi. Bu zincir kırılmazsa hastalıklar hızla çoğalabilir.”
Ali:
“Peki bu zinciri nasıl kırarız?”
Zehra:
“Virüslerin yayılmasını nasıl durdurabiliriz?”
Ege sakin bir sesle konuştu:
“Bağışıklık sistemi güçlü olmalı… ama başka ne yapabiliriz?”
Profesör gülümsedi.
Bastonunu kaldırdı.
Bir anda sahne değişti.
Ellerini yıkayan çocuklar…
Pencere açılan sınıf…
Maske takan hasta biri…
Açık havada oynayan öğrenciler…
Profesör uzun bir cümleyle konuştu:
“Bulaşma zinciri kırılabilir; temiz eller, temiz hava, güçlü bağışıklık, dengeli beslenme ve dikkatli davranışlar virüslerin yayılmasını yavaşlatır ve kışın hastalanma riskini büyük ölçüde azaltır.”
Tibet:
“Yani savaş sadece vücutta değil.”
Elif:
“Davranışlarımızda da.”
Asya:
“Seçimlerimizde.”
Defne Ebrar:
“Günlük alışkanlıklarımızda.”
Profesör başını salladı.
“Ve artık…
son bölüme geldik.”
Gökyüzü parladı.
Sınıf yavaşça silindi.
“Şimdi,” dedi profesör,
“kışın hasta olup olmamayı belirleyen en büyük sırrı göreceksiniz.”
Virüslerin havada dolaştığı sınıf görüntüsü yavaşça silinirken, profesörün bastonundan yayılan ışık çocukları yeniden başka bir sahnenin içine doğru taşımaya başladığında, hepsi artık bu yolculuğun sonuna yaklaştıklarını hissediyor ve birazdan göreceklerinin, başta sorulan o basit ama önemli sorunun gerçek cevabını tamamen ortaya koyacağını anlıyordu. Etraflarındaki manzara bir kez daha değişti ve bu kez kendilerini kış mevsiminde yaşayan iki farklı çocuğun bulunduğu bir parkın ortasında buldular.
Parkın bir tarafında, kalın giyinmiş ama yorgun görünen bir çocuk bankta oturuyor, sık sık öksürüyor ve halsiz görünüyordu. Diğer tarafta ise hareketli, neşeli ve enerjik bir çocuk arkadaşlarıyla oynuyor, koşuyor ve soğuk havaya rağmen güçlü görünüyordu.
Tibet, bu iki farklı görüntüyü dikkatle izlerken ve aralarındaki farkın çok belirgin olduğunu fark ederek uzun bir cümleyle konuştu:
“İkisi de aynı parkta, aynı soğuk havada ama biri hasta ve yorgun, diğeri ise enerjik ve güçlü görünüyor; demek ki kışın hasta olup olmamak sadece havanın soğuk olmasıyla ilgili değil, vücudun içindeki durumla da ilgili.”
Profesör başını salladı ve sakin bir sesle konuştu:
“Evet Tibet, kışın hasta olup olmamak çoğu zaman vücudun iç dengesine ve bağışıklık sisteminin gücüne bağlıdır. Şimdi bu iki farklı vücudun içine girerek aralarındaki farkı yaşayarak göreceksiniz.”
Bir anda ışık döndü.
Çocuklar kendilerini ilk çocuğun vücudunun içinde buldu.
Bu vücudun içi karanlık, yavaş ve düzensizdi. Bağışıklık hücreleri azdı, yavaş hareket ediyor ve virüsler kolayca çoğalıyordu. Hava yollarında virüsler hızla yayılıyor, savunma hücreleri ise onları yakalamakta zorlanıyordu.
Elif, bu zayıf ve yavaş ortamı görünce endişeyle konuştu:
“Burada savunma çok az; virüsler kolayca çoğalıyor ve bağışıklık hücreleri onları yakalamakta zorlanıyor. Bu yüzden bu çocuk daha çabuk hasta oluyor.”
Asya:
“Sanki vücut yorgun.”
Defne Ebrar:
“Ve savunma zayıf.”
Nilda:
“Uyku az olabilir.”
Mercan:
“Beslenme düzensiz olabilir.”
Çınar:
“Hareket az olabilir.”
Profesör başını salladı:
“Evet. Yetersiz uyku, düzensiz beslenme, az hareket ve kapalı ortamlarda uzun süre kalmak bağışıklık sistemini zayıflatabilir.”
Mehmet Atlas düşünceli bir sesle:
“Demek ki vücut güçlü olmazsa virüsler kolayca çoğalır.”
Bir anda sahne değişti.
Bu kez ikinci çocuğun vücudunun içindeydiler.
Burada her şey parlak, düzenli ve hızlıydı. Bağışıklık hücreleri güçlü ve hızlı hareket ediyor, virüsler daha çoğalamadan yakalanıp etkisiz hale getiriliyordu.
Eylül hayranlıkla:
“Burada savunma çok güçlü.”
Mila:
“Virüsler hemen yakalanıyor.”
Kıvanç:
“Bağışıklık ordusu hazır.”
Yaman:
“Ve hızlı.”
Defne Yaz:
“Demek bu çocuk iyi uyuyor.”
Ela 1:
“Sağlıklı besleniyor.”
Ela 2:
“Hareket ediyor.”
Aziz:
“Açık havaya çıkıyor.”
Can:
“Ve hijyene dikkat ediyor.”
Atlas, bu güçlü ve dengeli ortamı izlerken derin bir nefes aldı ve uzun bir cümleyle konuştu:
“Şimdi anlıyorum ki kışın hasta olup olmamak sadece soğuk havaya bağlı değil; vücudumuzun içindeki savunma gücüne, günlük alışkanlıklarımıza ve kendimize nasıl baktığımıza bağlı. Eğer vücudumuzu güçlü tutarsak, virüsler gelse bile kolay kolay hasta olmayabiliriz.”
Ali:
“Yani kış düşman değil.”
Zehra:
“Hazırlıksız olmak sorun.”
Ege sakin ama güçlü bir sesle konuştu:
“Bağışıklık güçlü olursa…
kış sadece bir mevsim olur.”
Profesör gülümsedi.
“Ve işte cevabınız…”
Işık yükseldi.
Her şey birleşti.
Bir anda tekrar sınıftaydılar.
Hatice Öğretmen tahtaya büyük harflerle yazdı:
Kışın Neden Daha Çok Hasta Oluruz?
Altına yazdı:
• Virüsler kapalı ortamlarda daha kolay yayılır
• Soğuk ve yorgunluk bağışıklığı zayıflatabilir
• Az uyku ve düzensiz beslenme savunmayı düşürür
• Güçlü bağışıklık hastalığı önleyebilir
Tibet:
“Artık anladım.”
Elif:
“Hasta olmamak mümkün.”
Asya:
“Vücudu güçlendirmekle.”
Defne Ebrar:
“Uyku, beslenme, hareket.”
Nilda:
“Temiz hava.”
Mercan:
“Temiz eller.”
Çınar:
“Sağlıklı yaşam.”
Ege son kez konuştu:
“Kışın daha çok hasta oluruz…
çünkü görünmeyen bir savaş vardır.
Ama vücudumuz güçlüyse…
o savaşı kazanabiliriz.”
Profesör gülümsedi.
Yavaşça kayboldu.
Pencereden kar taneleri süzülmeye devam ediyordu.
Ama artık sınıftaki herkes şunu biliyordu:
Kış sadece soğuk değildir.
Kış… vücudun gücünü hatırlatan bir mevsimdir.
Dr. Mustafa KEBAT
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️
Sayın okuyucu,
Yukarıda yer alan hikaye firmalarımız Tetkik OSGB – Tetkik Danışmanlık tarafından sosyal sorumluluğumuz olan çocuklarımızı bilgilendirmek, okumaya, çalışmaya, doğal hayata heveslendirmek ülkemize ve geleceğimize yararlı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak maksadı ile yayınlanmıştır.
Dr Mustafa KEBAT
Aşağıdaki linkten yazımızda yer alan konu hakkında sorularınızı ve görüşlerinizi, merak ettiğiniz ve yazılarımıza konu olmasını istediğiniz hususları iletebilirsiniz. Varsa hatalarımızı bildirmeniz daha faydalı olmamıza desteğiniz bizim için çok değerli.
Bilginin paylaştıkça çoğalacağı düşüncesi ve sizlere daha iyi hizmet verme azmi ile her gün daha da iyiye ilerlemede bizlere yorumlarınız ve katkılarınız ile yardımcı olursanız çok seviniriz. https://g.page/r/CTHRtqI0z0gjEAE/review
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️
Doğal Yaşayın
Doğal Beslenin
Aklınıza Mukayet Olun
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️
Dr Mustafa KEBAT
Tetkik OSGB İş Sağlığı ve Eğitim Koordinatörü

